2011-03-31

Mutluluğu Paylaşmak

Sevgili blogger, nasılsın? Uzun süredir haberleşemiyorduk, ama merak etme, zaten pek önemli bir şey olmadı benim hayatımda. Gönül isterdi ki sana burdan yaşadığım maceraları, yaptığım gezileri, cüceler ülkesinde gördüğüm küçük insanları, devler ülkesinde gördüğüm büyük insanlar, atlar ülkesinde gördüğüm konuşan atları vs anlatayım ama sanırım bunun için Güliver’in Masalları adlı kitabı okuman senin için daha iyi olur. Fakat ben paylaşılabilir mutluluk gibi daha sıkıcı bir konuda yazı yazacağım.

Sevgili blogger, şüphesiz sen de Erol Taş’ın oynadığı o meşhur Susuz Yaz filmini biliyorsundur. (“Ben entelim, filmleri oyuncularıyla değil yönetmenleriyle hatırlıyorum azizim” diyorsan Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı diyorum sana). Filmde kısaca su kaynağının başında oturan toprak ağasının suyun önüne baraj çekip suyu diğer çiftçilerle paylaşmaması yahut paylaşma karşılığında fakir halktan maddi karşılıklar istemesi, diğer mazlum çiftçilerin çok mağdur olmaları ve zalim toprak ağasının filmin sonunda halka yaptığı bu kötülüğün cezasını çekmesi anlatılmakta. Şüphesiz bu filmi izleyen hiç kimse kendini zalim toprak ağası Erol Taş’ın yerine koymamıştır filmi izlerken. Herkes mazlum halk gözünden izlemiştir. Zaten film de o perspektiften çekilmiş.

Fakat neden sevgili blogger hafız? Neden? Suyun başında oturan bu adamın yaptığı hakkaten de kötü birşey mi? Sevgili blogger kanka, şüphesiz o su kaynağının başında sen otursaydın o suyu diğer çiftçilerle paylaşırdın, buna hiç şüphem yok. Ama sen paylaşsan senden sonraki bloggerlardan biri (ki o bloggerlar ki burayı okumuyorlar, hep diğer blogları takip ediyorlar, o yüzden zaten sevmem onları) baraj kurup suyu kendinden sonrakilerle paylaşmak için karşılık isteyecekti. Çünkü sevgili blogger, rasyonel birer dediğimiz insandan beklenilen kendi mutluluğunu en yüksek seviyeye getirmek istemesi ve bunu yaparken de elinden gelen herşeyi denemesidir. En azından 8 yıldır (hayatımın neredeyse üçte biri) okuduğum ekonomi bilimi bunu iddia etmekte. Ekonominin iddia ettiği diğer birşey ise mutluluğun bir kişiden diğer bir kişiye para (ya da başka bir meta, servis) aracılığıyla aktarılabildiği.

Bu su paylaşımı konusuna daha ekonomik bir perspektiften olarak bakarsak, karşımıza şöyle bir şey çıkıyor. En yukardaki, kaynağa en yakın oturan çiftçi, su kaynağından da yararlanacak ilk kişi. Diyelim ki bu çiftçinin tarlalarını sulamak için o su kaynağının toplam kapasitesinin yarısına ihtiyacı var. O zaman bu çiftçinin yapacağı mantıklı şey, o su kaynağının kapasitesinin yarısını kullanmasıdır. Aşağıda kalan 20 çiftçi de kalan yarısını mı kullanacak peki? Hayır, ikinci çiftçi de kendi payını aldıktan sonra üçüncü dördüncü derken büyük ihtimalle beşinci çiftçiye hiç birşey kalmayacak. Eğer yasama ya da uzlaşma yoluyla “herkes eşit kullanacak” gibi bir kural koymazsanız yaşanacak olan budur. Böyle bir konuda uzlaşma da sağlayamayacağınız için (ilk sıradaki adam neden uzlaşsın ki?), devlet zoruyla falan yapmanız lazım bunu. Ekonomik olarak rasyonel bir insan bir karşılık almadan  kontrolü altında tuttuğu suyu başkalarıyla paylaşmak istemeyecektir.

Fakat sevgili blogger, lütfen “ulan pis ekonomistler, ne pis insanlarsınız ya, işiniz gücünün para, imanınız kâr olmuş sizin” gibi ithamlarla yargılama hemen bizi. Neden? Çünkü belki inanmayacaksın ama aslında biz o kadar da kötü insanlar değiliz. Hatta buna belki de hiç inanmayacaksın ama, biz mutluluğun paylaşıldıkça artacağına inanan insanlarız. Yani şunu demek istiyorum. Herkesin eşit su alması durumunda oluşacak toplam mutluluk, sadece tek kişinin kullanması ile oluşan toplam mutluluktan daha yüksek olacak. Ama bunu uygulamak biraz sorunlu. Ya devlet gelip silah zoruyla yapacak bu işi, ya da başka türlü yapacaksınız. Silah sevmeyen biri olduğum için, başka türlü yapılmasını tercih ederim açıkçası.

Peki nasıl mı sevgili blogger? Şöyle: Diyelim ki kaynakta 100 litre su var. İki tane de çiftçi olsun. Diyelim ki kaynağa yakın çiftçi tarlasını 50 litre suyla sularsa 150 lira kâr ediyor. 75 litre suyla sularsa da 200 lira kar ediyor. 100 litre suyla sularsa da 160 lira kar ediyor. Çünkü tarla bu, bir kapasitesi var sonuçta. Fazla su verirsen ürüne zarar verirsin. Peki bu adamın yapacağı mantıklı şey ne o zaman. Tarlasını 75 litre suyla sulaması, değil mi? Evet. Fakat bu çiftçi bu kararı alırken ikinci sıradaki çiftçiyi düşünmüyor haliyle. Ne oluyor peki, ikinci sıradaki çiftçi sadece 25 litre su alabiliyor ve 25 litre su karşılığında ise ancak 75 lira kar elde edebiliyor. Halbuki 50 litre su alsa o da 150 lira kar elde edecekti. Şu anki durumda çiftçiler suları 75+25 şeklinde bölüşüp 200+75=275 lira toplam kâr elde ediyorlar. Değil mi? Evet.

Peki sevgili blogger, sence ikinci çiftçi buna razı olur mu, olmaz. Gelir önce birinci çiftçiye çatar, “suyu sal ulan şerefsiz” der. Kavga falan çıkarır. Ama yukardaki çiftçi daha çok para kazandığı için daha semirmiş böyle, iyi yemek yiyor. Aşağıdaki de benim gibi çelimsiz kalmış. (Gerçi ben de iyi kilo aldım son bir kaç yılda ama benim lisedeki halimi hayal et o zaman, ettin mi? Hah işte öyle kalmış ikinci çiftçi de.) E bu kavgayı semirmiş olan birinci çiftçi kazanır öyleyse. Daha sonra sütten ağzı yanan ikinci çiftçi gelir birinci çiftçiye der ki, ağam, ağam, sen 25 litre daha su sal, ben sana 50 lira vereyim. O zaman senin kârın yine toplamda 200 lira olur. Ne dersin bu işe? Birinci çiftçi de mal değil ya o kadar, evet desin mesela. Ne oldu şimdi. Suyu 50+50 paylaştılar. Kârları 150+150= 300 oldu. Fakat ikinci çiftçi birinci çiftçiye 50 lira veriyor bir de sonunda. Kârlar 200+100=300 oldu o zaman. Şimdi bakarsan 300 lira kâr, ilk durumdaki 275 liradan daha yüksek. Birinci çiftçi aynı parayı kazanıyor, ikinci çiftçi de eskiden 75 kazanırken şimdi 100 kazanıyor. İşte buna da ticaret sonucu herkesin kazançlı çıkması diyoruz. Susuz yaz filminde Erol Taş’ın yapmak istediği de bu. Fakat o dönemlerde biz daha yeterince liberal piyasalarla tanışmadığımız için devlet olarak, bu öncü girişimi de anlamıyoruz haliyle. 

Aslında sevgili blogger, düşünürsen biraz, hayatımızın bir çok yerinde buna benzer şeyler yapıyoruz yani. Sadece parayla yaptığımız ticari anlaşmalardan bahsetmiyorum. Arkadaşımıza kahve ısmarlıyoruz mesela, o da bizimle arkadaş oluyor dertlerimizi dinliyor. Sonra başka bir gün o bize kahve ısmarlıyor,  biz onun dertlerini dinliyoruz. Bu karşılıklılığı iyi oturtursak süper arkadaş oluyoruz sonra. Sevgi saygı falan. Herkes böyle arkadaş olsa keşke. Bence çok istersek olabilir. Dünyada savaşlar olmasın.Silahları kıralım. Barış, özgürlük, kardeşlik... öhömm. Ne diyorduk? Konu dağıldı.

Karşılıklılık sevgili blogger. Birşeyler karşılığında mutluluğumuzun bir kısmını başka bir insana aktarıyoruz. Ama bizden eksilen x birim mutluluk diğer insana 3x birim mutluluk olarak geri dönüyor. O adam da bize kazandığı 3x den birini veriyor, alan memnun satan memnun oluyor sonra. Değil mi? Evet.

Sonuç olarak sevgili blogger, Erol Taş bence o kadar da kötü bir insan değil. Mal mıyız olm? Adam rol yapıyor orda zaten. Gerçek değil bunlar. Neden Erol Taş’tan nefret ediyorsunuz ki? Off, kime anlatıyorum ki.

Tamam kapat kapat, bitti yazı.

Sinirlendim sevgili blogger.


No comments:

Post a Comment