Evet sevgili blogger, evet. Halkımızın, insanımızın, sokaktaki saf ve temiz vatandaşımızın değerli metallere karşı olan sevgisi şüphesiz çok büyük. Yukarıdaki atasözünden de anlaşılabileceği üzere, altın günümüz dünyasında olduğu kadar, atalarımızın ve cetlerimizin dünyasında da önemli bir metal ve meta idi. Şüphesiz değerli olan tek şey altın metali değil. Mesela teee bizim oralarda "baklava da versen gitmem oraya" ya da "baklava da versen yapmam o işi" şeklinde bir kullanım var. Demek ki neymiş? Baklava da değerli birşey. Burada günümüz serbest piyasa ekonomisinin (ve aslında tee A. Smith zamanındaki ekonomi şeysinin) değeri nasıl tanımladıklarını görebiliriz. Nasıl görüyoruz? Şöyle:
"Bir şey ne kadar şeyse, fiyatı o kadar çok şeydir. "
Gelecek türkçesinden günümüz türkçesine tercüme edecek olursak, diyor ki yani, "bir mal ne kadar azsa, değeri de o kadar yüksektir". ("Fiyat=değer" burada, evet). Daha da açık konuşmak gerekirse (ki bilirsin sevgili blogger, ben açık saçık konuşmayı pek sevmem, en fazla göt veya meme derim, genelde terbiyem yerindedir) bir şey sende yoksa, senin için daha değerli hale geliyor. Yok elinde onlarca o şeyden varsa değersizleşiyor senin için haliylen.
Örnek vermek gerekirse:
Mesela ben Türkiye'deyken exchange/erasmus vs. ile gelen kızlara dibimiz düşmüş şekilde bakardık. (Bakardık diyorum sevgili blogger ama tabi ki ben bakmazdım öyle. Neden? Çünkü benim budget constraint im içinde değillerdi [Şimdi buradaki esprinin anlaşılması için temel mikroekonomi bilgisine ihtiyaç var. -Sen kimsin? -Ben espri yapıldığını haber veren adam, espriyi açıklayan arkadaş bugün izinde, yerine ben bakmaya çalışıyorum]). Fakat frenk iline geldiğimde gördüm ki sevgili blogger, burada herkes erasmus öğrencisi. Haliyle dibin düşmeden bakmayı öğreniyorsun bir süre sonra. (Bu noktada araya gireyim tekrar. Sevgili blogger, yurt dışında uluslararası bir okulda okumayı, hayatının tamamını erasmus öğrencileriyle dolu bir yemekhanede ve sınıfta yaşamaya benzetebilirsin. Evet, aynen öyle. Sanki sen onların memleketinde değil de, onlar senin memleketinde okumaya gelmişler. Her taraftan aksanlı ingilizceler, fransızcalar, ispanyolcalar, çinceler... ve tabi ki fransızcalar. Sahip olduğum bu gözlem yanımıza gelip "merhaba", "hoşçakal" vs. türkçe kelimeler kullanmaya çalışan yaban insanları ile karşılaşınca daha da perçinlendi). İşte bu tam da benim dediğim şey blogger hafız. Birden, aniden o kadar çok erasmus öğrencisi oluyor ki etrafında, hemen gidip onlarla tanışmak isteyen, konuşup ingilizcesini geliştirmeye çalışan, "dil dile değmeden dil öğrenilmez" düsturunu benimsemiş piç insandan hiç eser kalmıyor. Neyse ki ben öyle bir insan değilim de yabancı memleketlerde de özümü muhafaza etmeye devam edebiliyorum. Asosyal olmanın faydalarından biri de bu. Herhangi toplumda değişmek ve uyum sağlamak zorunda kalmıyorsunuz.
Bu noktaya kadar mutabık olarak geldiysek sevgili blogger, bundan sonraki aşamaya geçelim mi? Geçelim.
Bu yukarda anlatığım "arap yağı bol bulunca götüne sürermiş" durumu (...ki bence bu laf çok ırkçı birşey ve atalarımızın cetlerimizin aslında o kadar da süper insanlar olmadıklarını gösteriyor. Baksana yahu, atam resmen ırkçı, resmen faşist) tersi yönde de geçerli. Yani sevgili blogger, her yer erasmus öğrencisi dolunca hemşehrilerin (evet, o küçümsediğin hemşehrilerin) kıymete biniyor. (Kıymete binmek deyimi de atalarımızın cetlerimizin bu değer kavramına aslında ne kadar hakim olduklarını göstermiyor mu sence de?). İşte sevgili blogger, yabancı memlekette yaşamak böyle birşey. Atalarının cetlerinin laflarını tekrar edip duruyorsun. Birden değerleniyorlar gözünde. Ah vatanım diyorsun bülbül misali, üstüne biçtikleri rol altından semer, ama sen yine aynı eşek. Eşşek bülbülü.
Baklava olsa da yeseydik.
(Not: -Bu arada bir önceki yazıda yazarın kedi fotoğrafı koyarak yaptığı espriyi kaçıranlar olmasın. - Lan hala mı sen? Sigigit. [Terlik uç, espriyi haber veren adamın kafasına çarp])
olm fransız öpüçüğünü iyi öğren aleksi gelince fransız öpüçüğü dersi veririz ben öperim sen de oturduğun yerden para kazanırsın fenamı :),
ReplyDeleteLan bana da yurtdışında birşey oluyo, her duruma "There is a saying in Turkish, 'Save the grass, its time will come'" gibi şeyler zırvalıyorum. Dede gibi oldum lan, 3 lafımdan biri "There is a saying in Turkish". Sanki onlarda hiç saying yok ta hava atıyorum bizde var diye...
ReplyDeleteO değil de, altta word verification kutusuna "ablen" yazmamı istiyo blog. Afedersin ama aleksi blogun da aynen senin gibi ebel, o "Ablan" diye yazılır kro, "ablen" ne?