2014-02-27
2013-10-09
Beyin tümörü
Sevgili blogger, her ne kadar iyelik bildiriyor gibi görünse de aslında başlık bildiğimiz, birçoklarımızın kafasını kocaman dolduran, kimimizde ise daha küçük olan beyinden bahsetmekte. Yani kötü bir espri okumuyorsun. [Burada kötü bir espri varsa, o da bir cümle önce yaptığım büyük beyin vs. küçük beyin esprisidir. Bilmeni isterim ki sevgili blogger, beyin büyüklüğünün zeki olmakla direkt bir ilişkisi yok. Önemli olan beyin üzerindeki kıvrım sayısı.]
Böyle habis bir başlık atmamın nedeni ise ne yazık ki beklediğin kötü [ya da belki de senin için iyi] haber değil. Sadece bir rüya gördüm geçenlerde. Blogumda rüya anlatmışlığım yok değil. O yüzden bu rüyayı da buraya yazmayı uygun gördüm.
[Şimdi rüyayı yazacağım aşağıya, ama kıssadan alınacak asıl hisse daha sonra]
Bu noktada kafama kötü rüya görmek ile ilgili değişink sorular takıldı. Mesela, kötü rüya görmek neden kötü? Rüyaların tersi çıkmaz mı? Bir de rüyayı görmüşüm artık, eğer rüyada olanlar gerçekleşecekse, başıma kötü bir şey gelecek yani. Görmüşüm artık rüyayı. Geri dönüş yok. Neden rüyayı anlatmama izin verilmiyor? Rüyayı anlatınca mı gerçekleşiyor? Eğer böyle bir şart varsa şimdiye kadar piyangodan, sayısaldan sayısız kereler büyük ikramiye çıktı bana rüyamda, gerçekleşmemelerinin nedeni bu rüyaları kimseye anlatmamam mı?
İşin kötü tarafı, annemlere anlatıncaya kadar bence gayet komik olan bu rüya annemlerin kattığı gerilim yüzünden artık o kadar komik gelmiyor. Hatta korkunç geliyor. Rüyalarıma giriyor. O derece. Evet, inception gibi, gördüğüm saçma bir rüya yüzünden rüyalar görüyorum. Kabus kategorisinde rüyalar ama bunlar. Gerçek hayata da sirayet etti bu durum. Mesela artık hayatta doktora gitmem sinüzitim için. Hadi gittim diyelim doktora, kafa röntgenimi hayatta çektirtmem. Zaten kafa röntgeni ne lan, allah belanı vermesin ya. MR falan istetseydin bari. İnternetlerde o kadar dizi izliyoruz, House MD, Grey's Anatomy falan. Head CT diye bir şey var. O kadar biliyoruz. Yollasana beni head CT çektirtmeye, değil mi ama? Functional MRI falan da istemiyorum bak. Röntgen ne ya??
Demem o ki sevgili blogger, bence komik bir rüya yani. Hatta ben rüyadan gayet mutlu uyandım. Çünkü herkes bana iyi davranıyordu öleceğim için. Süperdi yani. Üstelik sonunda da ölmedim yani. Komik rüya, evet. Sence?
Optm kib bye
Seni seven, aleksi beyin (ve tümörü)
Böyle habis bir başlık atmamın nedeni ise ne yazık ki beklediğin kötü [ya da belki de senin için iyi] haber değil. Sadece bir rüya gördüm geçenlerde. Blogumda rüya anlatmışlığım yok değil. O yüzden bu rüyayı da buraya yazmayı uygun gördüm.
[Şimdi rüyayı yazacağım aşağıya, ama kıssadan alınacak asıl hisse daha sonra]
Rüyamda normal benim, süper güçlerim falan yok. Uçmuyorum. Rüyamda bile sevgilim yok. Rüyanda bile göremezsin derler ya hani, işte o durum. Kısacası aynen hayatıma devam ediyorum işte. İşte normal kötü bir gün. Bir de rüzgarlı. Benim de haliyle başım ağrıyor. Sonra "ya dur bir doktora gideyim artık" diyorum. Doktora gidiyorum. İşte kuyruk falan bekliyorum. Hastanelerden neden bu kadar nefret ettiğimi falan hatırlıyorum. Tam kalkıp kaçacağım, derken sıra bana geliyor.Zorla odaya sokuyorlar beni. Doktora diyorum işte, sinüzitim var galiba, bana antibiyotik yaz allaanı seversen. Doktor da kıl çıkıyor. Röntgene bakmam lazım diyor. Gıcık herif beni röntgene gönderiyor. Röntgen için sıraya giriyorum bu sefer. Tam cehennem çilesi anlayacağın. Bayağı bildiğin rüyada bu kısımları ayrıntılı yaşıyorum yani. Sonra röntgeni alıyorum. Bu sefer radyolojiye gönderiyorlar. Orada sıra bekliyorum. Sonra sıra geliyor. Adam röntgene bakıyor, hmm mm yapıyor. Bilgisayarda bir şeyler yazıyor. Bana veriyor. Al bunu ilk doktora götür diyor. Alıyorum raporu ilk doktora gidiyorum. Rapora bakıyor. Diyor ki sende sinüzit yok, öyle kafana göre antibiyotik yazdırmaman lazım. Bu da sana ders olsun diyor. Her şeye antibiyotik veriliyor artık. Bakteriler bağışıklık kazanıyor falan diye nutuk çekmeye başlıyor. Konuyu biliyorum. Adam daha anlatmaya başlar başlamaz utanıyorum, başımı önüme eğiyorum. Ben o her şeye antibiyotik yazan ucuz doktorlardan değilim falan diyor. Bir süre sonra nutuk sıkıcı oluyor. Sinir oluyorum. Adam bana ders verdiği için adama sinir oluyorum, ama bir yandan da sinüzitim olmadığı için seviniyorum. Sonra doktor senin beyninde ur var diyor. Tümör mü yani diyorum. Evet diyor. Doktor yaşlı da değil halbuki, neden ur dediği aklıma takılıyor. Neyse işte. Tümör çok büyük, 3 ay ömrün kalmış diyor. Saçmalama diyorum. Bir röntgenden nasıl anladın, sallama diyorum. Al bak raporda yazıyor diyor. Raporu alıyorum, okuyamıyorum haliyle. Zaten doktora vermeden önce de okuyamamıştım. Rüyada okuyamıyorum belli ki. Neyse, alıyorum kafa röntgenimi, raporumu, arkadaşımın barına gidiyorum. Arkadaşım nasılsın diyor. İyiyim diyorum. Sonra biraz muhabbet falan mı oluyor ne oluyorsa, ben ona sana bir iyi bir de kötü haberim var diyorum. İyi haber, doktora gittim sinüzit değilmişim lan, diyorum. Kötü haber de beynimde tümör varmış, 3 ay ömrüm kalmış diyorum. Sonra bana en pahalı biradan veriyor bir tane. Teselli için. Mikrobu kırması için de bira bitince böyle saçma bir yüksek alkollü bir şey veriyor. Sonra muhabbet şamata falan. İşte öleceğimi öğrenen hemen arıyor beni falan. Bir ihtimam böyle. Süper geçiyor günler. Sonra da rüyadan uyanıyorum.Rüya bu sevgili blogger. Geçen hafta falan gördüm bu rüyayı. Bir iki gün önce annem salonda ablama meşhur, ultra detaylı rüyalarından birini anlatırken laf arasına girip "ben de geçen gün çok komik bir rüya gördüm, beyin tümörü olmuşum [beyin tümörü olmak ne lan???], ölecekmişim. Ama sinüzitim yokmuş" dedim. Sonra ecnebinin chuckle dediği biçimde güldüm böyle biraz. Ablamla annem gülmedi haliyle. Onlar rüyaları gayet ciddiye aldıkları için bayağı ciddi bir şekilde "anlatma böyle şeyler" minvalinde kızıp konuyu hemen kapattılar. Benim bence çok komik rüyamı da anlatmama izin vermediler. Anlatmaya çalıştıkça ortam sessizleşti falan. Ecnebinin awkward silence dediğinden.
Bu noktada kafama kötü rüya görmek ile ilgili değişink sorular takıldı. Mesela, kötü rüya görmek neden kötü? Rüyaların tersi çıkmaz mı? Bir de rüyayı görmüşüm artık, eğer rüyada olanlar gerçekleşecekse, başıma kötü bir şey gelecek yani. Görmüşüm artık rüyayı. Geri dönüş yok. Neden rüyayı anlatmama izin verilmiyor? Rüyayı anlatınca mı gerçekleşiyor? Eğer böyle bir şart varsa şimdiye kadar piyangodan, sayısaldan sayısız kereler büyük ikramiye çıktı bana rüyamda, gerçekleşmemelerinin nedeni bu rüyaları kimseye anlatmamam mı?
İşin kötü tarafı, annemlere anlatıncaya kadar bence gayet komik olan bu rüya annemlerin kattığı gerilim yüzünden artık o kadar komik gelmiyor. Hatta korkunç geliyor. Rüyalarıma giriyor. O derece. Evet, inception gibi, gördüğüm saçma bir rüya yüzünden rüyalar görüyorum. Kabus kategorisinde rüyalar ama bunlar. Gerçek hayata da sirayet etti bu durum. Mesela artık hayatta doktora gitmem sinüzitim için. Hadi gittim diyelim doktora, kafa röntgenimi hayatta çektirtmem. Zaten kafa röntgeni ne lan, allah belanı vermesin ya. MR falan istetseydin bari. İnternetlerde o kadar dizi izliyoruz, House MD, Grey's Anatomy falan. Head CT diye bir şey var. O kadar biliyoruz. Yollasana beni head CT çektirtmeye, değil mi ama? Functional MRI falan da istemiyorum bak. Röntgen ne ya??
Demem o ki sevgili blogger, bence komik bir rüya yani. Hatta ben rüyadan gayet mutlu uyandım. Çünkü herkes bana iyi davranıyordu öleceğim için. Süperdi yani. Üstelik sonunda da ölmedim yani. Komik rüya, evet. Sence?
Optm kib bye
Seni seven, aleksi beyin (ve tümörü)
2013-07-09
Sanatlı Maarif Takvimi
Sevgili blogger, yıllar önce tamamen karanlık oda tekniklerini kullanarak yaptığım, 11 aydan oluşan, her ayın muhtelif günler sürdüğü ve başı sonu olmayan bu naçizane takvim çalışmamı, bir nevi arşiv olması amacıyla videoya çekerek buraya yüklemeyi uygun gördüm.
Sevgilerimle, optm kib bye
EDIT: ve fakat yatay çekmiş olmama rağmen video dikey çıkmakta. Neden olduğunu keşfedince düzelteceğim.
EDIT 2: Videoyu düzeltemedim. Onun yerine sayfaları tek tek fotoğraflayıp koymak daha mantıklı geldi. İyi bir çocuk olursanız fotoğrafların bazılarında benim yansımamı görebilirsiniz.
Sevgilerimle, optm kib bye
EDIT: ve fakat yatay çekmiş olmama rağmen video dikey çıkmakta. Neden olduğunu keşfedince düzelteceğim.
EDIT 2: Videoyu düzeltemedim. Onun yerine sayfaları tek tek fotoğraflayıp koymak daha mantıklı geldi. İyi bir çocuk olursanız fotoğrafların bazılarında benim yansımamı görebilirsiniz.
2013-04-28
2013-04-27
Uzakdoğu
Sevgili blogger,
Istanbul'da uzakdoğu restoranları (suşi falan) neden hep pahalı, hiç düşündün mü? Kesin düşünmüşsündür. Şimdiye kadar gördüğüm en "çok bilmiş" blogger sensin zira.
Neyse, düşündüysen cevabı da biliyorsundur zaten. Hiç anlatmayayım.
Hatta bu muhabbet "aslında amerikada mcdonald's fakirlerin gittiği bir yermiş" seviyesine doğru gidiyor sanki. O yüzden hemen bitiriyorum bu yazıyı.
Bir an bir blog yazısı yazacak gibi oldum ama yol yakınken vazgeçeyim en iyisi.
Optm kib bye.
2013-04-26
İyi ki kalkındık
Sevgili blogger, daha önce tersini yazmıştım, biliyorum. Keşke hep avcı toplayıcı toplumda kalsaydık demiştim. Insanlığın genelini düşününce bu fikrimi hala korusam da, tamamen kişisel saiklerle (saik kelimesini kesin yanlış kullanıyorum, dur bakalım, cümleye nereye gidecek acaba) düşündüğümde, iyi ki avcı-toplayıcı toplumdan çıkmışız. Hala avcı toplayıcı toplumda yaşıyor olsaydık, yaşıyor olurdunuz. Biz diyemiyorum, ben kesin seleksiyona uğrardım. Avcılık da, toplayıcılık da bana göre değil. Hatta sanki sorun avcılık ve toplayıcılıktaymış gibi de yapmayayım. Ben avcılık ve toplayıcılığa uygun değilim.
Neyse, işte o yüzden iyi ki kalkındık be blogger. Kalkındık da ben matematik öğrendim, edebiyat sevdim, fotoğraf çektim vs. Kalkınmamış olsaydık ben olmazdım. Sen yine olurdun büyük ihtimal. O yüzden sen hala "keşke avcı toplayıcı toplumda kalsaydık" demeye devam edebilirsin.
Hadi, optm kib bye
PS: "Hiç ağaçlardan inmeyecektik", "en başka ağaçlara hiç çıkmamalıydık", "sudan niye çıktık ki" diye düşünenler de olabilir aranızda. Onları da takdirle karşılıyorum. Fikirlerine saygı duyuyorum. Ama o kadar da saygı duymuyorum. Neden? Kuş olup uçmak varken insan neden suda kalmak istesin ki. (Insan dedim, oksimoron oldu, farkındayım). O yüzden sudan çıkmak bir hata değildi belki ama ağaçlara çıkmak, bir de ardından lafını yiyip tekrar ağaçlardan inmek bence çok "lame". Neyse, bu konuyu sonra tartışırız belki.
- Sorun sende değil, bende...Daha bugün toplayıcılık vazifem sayabileceğim buzdolabında duran yemeği alıp çantama koyup ofise getirme işleminde başarısız oldum. Aç açına çalışmak da mümkün olmadığı için (açken oynamayanlar sadece ayılar değil) gittim markete başkasının benim için topladığı yemeklerden aldım fahiş fiyatla. Sonra gittim parka, oturdum banka, yedim sandviçimi. Burada her taraftan kuş sesleri geliyor. Ormanın ortasına kasaba yaptıkları için, kuş popülasyonu hayli fazla. Kuş sesleri içinde yemek yemek güzel tabi. Ama sevgili blogger, bu kuşlar nerede allaşkına? Ben hiç göremiyorum onları. Sadece sesleri geliyor. Bugün inat ettim, aradım, yukarı bakmaktan kafam tutuldu. Yine bulamadım. Demek ki avcı olsam, avcı olamayacakmışım. Daha kuş göremeyen avcı nasıl avlanacak allanıseversen. Mesela deryik hep yazıyor, "bugün şu kuşu gördüm, öteki gün şu kuşu dinledim" diye. Ondan iyi avcı olur bak.
Neyse, işte o yüzden iyi ki kalkındık be blogger. Kalkındık da ben matematik öğrendim, edebiyat sevdim, fotoğraf çektim vs. Kalkınmamış olsaydık ben olmazdım. Sen yine olurdun büyük ihtimal. O yüzden sen hala "keşke avcı toplayıcı toplumda kalsaydık" demeye devam edebilirsin.
Hadi, optm kib bye
PS: "Hiç ağaçlardan inmeyecektik", "en başka ağaçlara hiç çıkmamalıydık", "sudan niye çıktık ki" diye düşünenler de olabilir aranızda. Onları da takdirle karşılıyorum. Fikirlerine saygı duyuyorum. Ama o kadar da saygı duymuyorum. Neden? Kuş olup uçmak varken insan neden suda kalmak istesin ki. (Insan dedim, oksimoron oldu, farkındayım). O yüzden sudan çıkmak bir hata değildi belki ama ağaçlara çıkmak, bir de ardından lafını yiyip tekrar ağaçlardan inmek bence çok "lame". Neyse, bu konuyu sonra tartışırız belki.
2013-04-14
Siz bakın diye hep...
Havanın çok güzel olduğu bir gündü bugün.
Ama yarın yine yağmur yağacakmış.
Ama yarın yine yağmur yağacakmış.
![]() |
| Notre Dame |
![]() |
| Notre Dame |
| St. Michel yakınlarında bir parktaki manolya ağacı |
![]() |
| Notre Dame - Karşı kıyıdan |
![]() |
| St. Michel dolaylarında bir restoran |
![]() |
| St. Michel dolaylarında bir hediyelik eşya dükkanı |
![]() |
| Bir güvercin |
![]() |
| Bir cambaz |
![]() |
| Trocadero merdivenleri |
![]() |
| Paris'te de lale dönemi... |
![]() |
| Heykel |
![]() |
| Bizim evin ordaki orman |
![]() |
| Bizim evin ordaki orman |
![]() |
| Fıskiye |
2013-04-08
Fotoğraf sitesi
Bir işe giriştim ki sevgili blogger, sorma gitsin. Neden? Çünkü zaten biliyorsun sevgili blogger. Yapmaya başladığım yeni fotoğraf sitesinden bahsediyorum. Biliyorsun çünkü blogger'sın sen.
Neyse, site yapımı yavaş gidiyor. Gelecek sene bu zamanlar biter belki.
O zamana kadar şu fotoğrafla idare:
Neyse, site yapımı yavaş gidiyor. Gelecek sene bu zamanlar biter belki.
O zamana kadar şu fotoğrafla idare:
2013-04-06
Kötü tiyatro
Böyle bir şey var sevgili blogger. Kötü tiyatro. Özellikle amatör tiyatrolarda oluyor. Genelde amatör üniversite topluluklarında falan çok iyi bir iki tane oyuncu oluyor. Bir kaç tane fena olmayan oyuncu oluyor. Kalanlar da bütün sene provalara geldikleri için, ayıp olmasın diye sahneye çıkıyorlar. İşte onlar var ya sevgili blogger, işte onlar beni geriyorlar.
Zaten aslında iyi bile olsa tiyatro denen şey başlı başına beni geren bir şey. Çıkmak istesen çıkamazsın, kalkmak istesen kalkamazsın. Çünkü sahnede gerçek, canlı bir adam var. Ve seni öyle giderken görse üzülecek, kızacak, arkandan küfredecek belki... En iyi ihtimalle motivasyonu bozulacak, oyun kötüyken daha da kötü olacak, ve oyunun kötü olmasının suçu senin üzerinde kalacak. vs. vs. vs.
Bir de abartılı oyunculuklar. Abartılı mimikler. Abartılı taklitler.
Ben izleyemiyorum sevgili blogger.
Bir: tiyatro, iki: oturmalı sakin konser, üç: sezen aksu.
Başıma bir şey gelmeyecekse bu üçünü sevmiyorum.
Bugün yine birine hayır diyemediğim için 3.5 saat bir tiyatro oyununu fotoğrafladım. Ayakta durduğum için tam iyileşmek üzere olan dizim iyice kötüleşti. Tuz biber oldu bu da her şeyin üstüne.
Neyse ki işe yarar bir kaç tane fotoğraf çekebildim. Tek tesellim bu.
2013-03-29
Mat
Sevgili blogger
Matematikten biraz anlayan bir insan olarak sanırım şunu söylemem ters kaçmaz. Matematikten anlayan insanlar matematikten anlamayan insanların nasıl yaşadıklarını anlamıyorlar. Öyle kompleks matematikten bahsetmiyorum yahu. Yani bir üçgenin alanını hesaplarken neden ikiye böldüğümüzü anlamayan bir insan nasıl oluyor da hayata tutunuyor, ben anlamıyorum mesela. (şüphesiz sen anlıyorsundur sevgili blogger. en büyük biloggör bizim biloggör)
Ama şimdi gidip onlara sorsan onlar da bir insanla iki laf edemeyen, misafir geldiğinde gelip bir "hoşgeldiniz Mukadder teyze" diyemeyen insanların nasıl hayata tutunduklarını anlamıyorlardır.
Kimse kimseyi anlamıyor aslında sevgili blogger. Hormonlar olmasa sen de olmazdın ben de olmazdım.
İşte bunlar hep seks.
Optm kib bye.
Matematikten biraz anlayan bir insan olarak sanırım şunu söylemem ters kaçmaz. Matematikten anlayan insanlar matematikten anlamayan insanların nasıl yaşadıklarını anlamıyorlar. Öyle kompleks matematikten bahsetmiyorum yahu. Yani bir üçgenin alanını hesaplarken neden ikiye böldüğümüzü anlamayan bir insan nasıl oluyor da hayata tutunuyor, ben anlamıyorum mesela. (şüphesiz sen anlıyorsundur sevgili blogger. en büyük biloggör bizim biloggör)
Ama şimdi gidip onlara sorsan onlar da bir insanla iki laf edemeyen, misafir geldiğinde gelip bir "hoşgeldiniz Mukadder teyze" diyemeyen insanların nasıl hayata tutunduklarını anlamıyorlardır.
Kimse kimseyi anlamıyor aslında sevgili blogger. Hormonlar olmasa sen de olmazdın ben de olmazdım.
İşte bunlar hep seks.
Optm kib bye.
2013-03-11
Plan program sahibi olmak
Sevgili blogger, uzun zamandır bu konuda yazmak istiyordum da bir türlü kısmet olmuyordu. Kısmet önemli. Kader ve kısmet hayatımızı yönlendiren önemli olgular olduğu için onlarsız hareket etmek takdir edersin ki pek kolay değil. Hayatımızı çok önemli ölçülerde etkileyen bir diğer olgu da gezegenlerin bir birleri ile yaptıkları açılar. İşte mesela satürn ile jüpiter aralarında dar açı yaptıklarında aşk hayatın, geniş açı yaptıklarında iş hayatın sıçıyor. Ben mesela kendim şahsen oğlak burcuyum. Hayatımı satürn idare ediyor yani. O yüzden en çok sevdiğim gezegen de satürn. Gerçi “delikanlı gezegenin halkası olmaz” diyenler olabilir ama böyle ithamlara hiç gerek yok. Çok homofobik şeyler bunlar. Bir jüpiter kadar büyük olmasa da sevgili satürn bence en karizmatik gezegen yine de. Şimdi benim yönetici gezegenim, kısmetimi bağlamasın diye yağ çektiğimi sananlar olabilir aranızda, sanmasınlar öyle. Eğer böyle düşünüyorsanız beni hiç tanımamışsınız sevgili bülogır.
Ne hakkında yazacağımı unuttum. Onun yerine satürn fotoğrafı koyuyorum.
Ne hakkında yazacağımı unuttum. Onun yerine satürn fotoğrafı koyuyorum.
2013-03-08
2013-03-06
Self Fulfilling Prophecy
Sevgili blogger,
Ben Antigone'u okuduğumda ve Oidipus'un babası tarafından, bir kehanete dayanılarak bebek yaşta ülkeden sürülmesini, sonra büyüyünce dönüp babasını öldürüp annesiyle evlendiğini, ve haliyle söz konusu kehanetin gerçekleştiğini öğrendiğimde 15 yaşındaydım. O zaman kehanete takılmamıştım pek. (Neden? Çünkü içinde Oidipus ismi geçen bir hikayede haliyle insan ilk olarak Freud bağlantısını kuruyor).
Sonra sevgili blogger, ben bu Oidipus'a dair kehanetin ve benzer diğer kehanetlerin "Self Fulfilling Prophecy" (kendi kendini şey yapan kehanet) olduğunu öğrendiğimde 24 yaşımdaydım. Bu tür kehanetlerin özelliği şu ki sevgili blogger, kehanet yapılmamış olsa, kehanetteki olaylar gerçekleşmeyecek aslında. Yani şizofrenin biri Oidipus'un babasına "Oğlun büyüyünce seni öldürüp karınla evlenecek" demese, Oidipus'un babası Oidipus'u şehirden sürmezdi, Oidipus da büyüyünce dönüp Oidipus'un babasını öldürüp, Oidipus'un annesiyle evlenmezdi. Antigone diye bir kızları olmaz, biz de 15 yaşında fransızca olarak bu hikayenin oyununu okumak zorunda kalmazdık. Allahın belası şizofren kahin.
Evet. Ne diyordum?
Sonra sevgili blogger, ben, Harry Potter'ın aslında bir self fulfilling prophecy olduğunu öğrendiğimde 29 yaşındaydım. Yaşındayım. Daha dün farkettim. Bütün hikaye, Voldemort denen insan demeye utandığım mahlukun, Cybille Trelawney diye bir şizofrenin lafına kanıp, gidip o zamanlar günahsız bir bebe olan Harry Potter'ı öldürmeye çalışması, bunu yaparken aslında kehanete uyan diğer günahsız bebe Neville Longbottom'ı değil de Harry Potter'ı seçmesi, ve fakat Harry Potter'ın annesinin tam bir cadılık yapıp Harry Potter'a bir şey yapması, Voldemort'un Harry'i öldürememesi ve fakat yanlışlıkla ona çok önemli bir güç vermesi, sonra Harry Potter'ın bu gücü kullanarak gelip Voldemort'u öldürmesi ve kehaneti gerçekleştirmesi üzerine kurulu. Halbuse kehaneti (afedersin) hiç s*klemese Harry Potter tam bir loser olarak yetişecek, ve Voldemort mutlu mesut dünyanın hakimi olacaktı yani. Pure blood'lar için çok büyük bir kayıp. Harry Potter'a bütün film boyunca "chosen one, seçilmiş oğlan" diye seslenip duruyorlar, ama hiç bilmiyorlar ki onu seçen aslında Voldemort. Bilseler eminim demezler öyle.
Fakat keşke Voldemort Neville'i seçseymiş. Neden? Çünkü ben ezilenlerin yanındayım.
Öptüm sevgili blogger, kib.
Ben Antigone'u okuduğumda ve Oidipus'un babası tarafından, bir kehanete dayanılarak bebek yaşta ülkeden sürülmesini, sonra büyüyünce dönüp babasını öldürüp annesiyle evlendiğini, ve haliyle söz konusu kehanetin gerçekleştiğini öğrendiğimde 15 yaşındaydım. O zaman kehanete takılmamıştım pek. (Neden? Çünkü içinde Oidipus ismi geçen bir hikayede haliyle insan ilk olarak Freud bağlantısını kuruyor).
Sonra sevgili blogger, ben bu Oidipus'a dair kehanetin ve benzer diğer kehanetlerin "Self Fulfilling Prophecy" (kendi kendini şey yapan kehanet) olduğunu öğrendiğimde 24 yaşımdaydım. Bu tür kehanetlerin özelliği şu ki sevgili blogger, kehanet yapılmamış olsa, kehanetteki olaylar gerçekleşmeyecek aslında. Yani şizofrenin biri Oidipus'un babasına "Oğlun büyüyünce seni öldürüp karınla evlenecek" demese, Oidipus'un babası Oidipus'u şehirden sürmezdi, Oidipus da büyüyünce dönüp Oidipus'un babasını öldürüp, Oidipus'un annesiyle evlenmezdi. Antigone diye bir kızları olmaz, biz de 15 yaşında fransızca olarak bu hikayenin oyununu okumak zorunda kalmazdık. Allahın belası şizofren kahin.
Evet. Ne diyordum?
Sonra sevgili blogger, ben, Harry Potter'ın aslında bir self fulfilling prophecy olduğunu öğrendiğimde 29 yaşındaydım. Yaşındayım. Daha dün farkettim. Bütün hikaye, Voldemort denen insan demeye utandığım mahlukun, Cybille Trelawney diye bir şizofrenin lafına kanıp, gidip o zamanlar günahsız bir bebe olan Harry Potter'ı öldürmeye çalışması, bunu yaparken aslında kehanete uyan diğer günahsız bebe Neville Longbottom'ı değil de Harry Potter'ı seçmesi, ve fakat Harry Potter'ın annesinin tam bir cadılık yapıp Harry Potter'a bir şey yapması, Voldemort'un Harry'i öldürememesi ve fakat yanlışlıkla ona çok önemli bir güç vermesi, sonra Harry Potter'ın bu gücü kullanarak gelip Voldemort'u öldürmesi ve kehaneti gerçekleştirmesi üzerine kurulu. Halbuse kehaneti (afedersin) hiç s*klemese Harry Potter tam bir loser olarak yetişecek, ve Voldemort mutlu mesut dünyanın hakimi olacaktı yani. Pure blood'lar için çok büyük bir kayıp. Harry Potter'a bütün film boyunca "chosen one, seçilmiş oğlan" diye seslenip duruyorlar, ama hiç bilmiyorlar ki onu seçen aslında Voldemort. Bilseler eminim demezler öyle.
Fakat keşke Voldemort Neville'i seçseymiş. Neden? Çünkü ben ezilenlerin yanındayım.
Öptüm sevgili blogger, kib.
2013-02-20
Enerji
Sevgili blogger, daha önceki yazılarımdan birinde anlattığım gibi, normalde çok önemsiz gibi görünen bir şeyin değerini o şeyden mahrum kaldığında anlıyorsun. Dün bilgisayar şarjımı ofiste unuttum mesela. Bütün geceyi bilgisayarsız geçirdim. Frenk memleketinde yalnız yaşayan biri için oldukça zor bir şey bilgisayardan ayrı kalmak çünkü bütün arkadaşlarınız ve aileniz aslında bu saçma kutunun içinde. (Buradan skype ve gtalk programcılarına sevgilerimi gönderiyorum). Bugün de sabahtan şehrin göbeğinde oturma izni randevum olduğu için ofise gidemeyecektim. Bu durumda bilgisayarımı tekrar kullanabilmek için en az iki güne ihtiyacım vardı. Ben de dedim ki "hey adamım, krizi fırsata çevirip neden çarşambayı kendime tatil ilan edip pariste felekten bir gün çalmıyorum ki". Bilen bilir, argümantasyon sırasında sinir bozucu derecede inatçı ve mantıkçı bir insan olduğum için kendi kendimle "evet olur, hayır olmaz" diyalogum "evet olur" diye bitti. Kendimi çok güzel ikna ettim yani. Neyse, sabah çıkarken yanıma iki fotoğraf makinemi de aldım. Gittim parise, oturma iznimi aldım. Beklediğimden kısa sürdüğü için bütüm öğleden sonrası bana kaldı. Ben de "güzeeeel, fotoğraf çekeceğim" diye hemen sevindirik oldum. Monmartre'a gittim hemen. Emektar Nikon D70s'imi çıkardım çantamdan bir de ne göreyim? Pilim bitmiş. Yani benim pilim değil tabi ki. Makinenin pili bitmiş. Dedim neyse, küçük Canon makinemle çekerim ben de. 2 fotoğraf çektim ki, onun da pili bitti. Heyhat. Kader ağlarını örmüştü bir kere. Ben de bunun üzerine telefonumun fotoğraf çekme fonksiyonunu kullanırım diye düşündüm. Fakat bir de baktım ki ne??? Pili yüzde 15'de. Yani fotoğraf çekmeye kalkışsam 1 saate telefon kapatacak kendini. Telefonun aynı zamanda haritam olduğunu düşünürsen sevgili blogger, nasıl bir saçma durum içinde olduğumu anlarsın.
Derken, fotoğraf makinesiz, haritasız ve aç bilaç monmartre'da kalakaldım. Heyhat, kader ağlarını örmüştü bir kere. Ben de ne yaptım? Yüzümü güneşe döndüm sevgili böloggır hafız. Öğle vakti güneş güneydeyse, ben de şehrin kuzeyindeysem, güneşi takip edip seine'e ulaşabilirdim. Heyhat, kaderi bir kez daha alt etmiştim. Vurdum kendimi yollara sevgili hafız. Sonra yürüdüm yürüdüm ve borsa'ya geldim. Dedim ki "bir ekonomist olarak pariste borsayı ziyaret etmedim demeyeceğim artık". Borsayı biraz geçince böyle sütunlu bir kapıdan geçip bir bahçeye geldim. Jardin de Palais Royal miymiş adı neymiş, umrumda değil. Çok güzel güneş var. Bahçenin dört tarafı çok güzel bir binayla çevrili. Ortada bir fıskiye. Ben de nasıl yorulmuşum, anlatamam. Derken orada bir bank gördüm. Hem de boş. Gittim hemen oturdum. Ama kıllandım hemen. Neden? Çünkü Palais Royal demek "kraliyet sarayı" demek hafız kanka. Dedim gelip kaldırmasınlar beni şimdi burdan. Fakat çok mantıklı bir insan olduğum için "kaldırmaya çalışan olursa oturma iznimi gösteririm" dedim. Mantıklı olmak akıllı olmayı gerektirmiyor neticede. Gerizekalıyım gördüğün gibi. Neyse, işte o anda çok mutluydum. Güneş, fıskiye, park falan. İşte güneşi takip edince başıma ne güzel şeyler geldi. Gördün mü?
Neyse, konuyu bilerek ve isteyerek dağıttım. İşte konu şeydi. Enerji. Elektirink daha doğrusu. Kıssadan hisse şu: Elektrik bulamazsak güneş var hafız.
Sloganımız ise şu;
Güneş enerjisi: yenilenebilir, sınırsız, temiz. En kötü anınızda hep yanınızda.
Not: Bu arada pariste bir kafede oturmuş kahvemi içerken bu yazıyı kalem kağıtla yazıyorum. Kimbilir sen nasıl dünyevi dertlerle uğraşıyorsun. Hey gidi. Bir de bana bak. Bohemliğin dibine vurmuşum. Ama yine de aslında o kadar da bohem değilim. Güneş enerjisi falan diyorum. Dünyayı kurtarmak falan. O beybi. İçimde bir hipster var sanırım.
Not2: Paris'ten akşam üzeri döndüm. Eve gelmeden ofise gittim. Bilgisayar şarjımı aldım. Ne mutlu bana.
Not3: Slogan hijyenik ped reklamı gibi oldu ama artık idare edecen hafız. Kusura bakma!!! Sen de nasıl bir insansın yea, hiçbir şeyi beğenmiyorsun.
Derken, fotoğraf makinesiz, haritasız ve aç bilaç monmartre'da kalakaldım. Heyhat, kader ağlarını örmüştü bir kere. Ben de ne yaptım? Yüzümü güneşe döndüm sevgili böloggır hafız. Öğle vakti güneş güneydeyse, ben de şehrin kuzeyindeysem, güneşi takip edip seine'e ulaşabilirdim. Heyhat, kaderi bir kez daha alt etmiştim. Vurdum kendimi yollara sevgili hafız. Sonra yürüdüm yürüdüm ve borsa'ya geldim. Dedim ki "bir ekonomist olarak pariste borsayı ziyaret etmedim demeyeceğim artık". Borsayı biraz geçince böyle sütunlu bir kapıdan geçip bir bahçeye geldim. Jardin de Palais Royal miymiş adı neymiş, umrumda değil. Çok güzel güneş var. Bahçenin dört tarafı çok güzel bir binayla çevrili. Ortada bir fıskiye. Ben de nasıl yorulmuşum, anlatamam. Derken orada bir bank gördüm. Hem de boş. Gittim hemen oturdum. Ama kıllandım hemen. Neden? Çünkü Palais Royal demek "kraliyet sarayı" demek hafız kanka. Dedim gelip kaldırmasınlar beni şimdi burdan. Fakat çok mantıklı bir insan olduğum için "kaldırmaya çalışan olursa oturma iznimi gösteririm" dedim. Mantıklı olmak akıllı olmayı gerektirmiyor neticede. Gerizekalıyım gördüğün gibi. Neyse, işte o anda çok mutluydum. Güneş, fıskiye, park falan. İşte güneşi takip edince başıma ne güzel şeyler geldi. Gördün mü?
Neyse, konuyu bilerek ve isteyerek dağıttım. İşte konu şeydi. Enerji. Elektirink daha doğrusu. Kıssadan hisse şu: Elektrik bulamazsak güneş var hafız.
Sloganımız ise şu;
Güneş enerjisi: yenilenebilir, sınırsız, temiz. En kötü anınızda hep yanınızda.
Not: Bu arada pariste bir kafede oturmuş kahvemi içerken bu yazıyı kalem kağıtla yazıyorum. Kimbilir sen nasıl dünyevi dertlerle uğraşıyorsun. Hey gidi. Bir de bana bak. Bohemliğin dibine vurmuşum. Ama yine de aslında o kadar da bohem değilim. Güneş enerjisi falan diyorum. Dünyayı kurtarmak falan. O beybi. İçimde bir hipster var sanırım.
Not2: Paris'ten akşam üzeri döndüm. Eve gelmeden ofise gittim. Bilgisayar şarjımı aldım. Ne mutlu bana.
Not3: Slogan hijyenik ped reklamı gibi oldu ama artık idare edecen hafız. Kusura bakma!!! Sen de nasıl bir insansın yea, hiçbir şeyi beğenmiyorsun.
2013-02-17
Orman ne güzel, ne güzel!!
Geçenlerde evimin hemen kenarındaki ormanda bulunan küçük gölete doğru bir gezinti yaptım. Fotoğraf da çektim sevgili blogger. Şüphesiz o fotoğraf makinesini fotoğraf çekmek için satın almıştım. Evet.
2013-01-17
CH101 - Avrupa kültürüne giriş
Pek değerli arkadaşım Dânâ kendi elleriyle yazıp bana yollamış. Ben de ondan izinsiz alıp buraya yazıyorum. Böyle şeyleri yaygınlaştırmak lazım neticede.
CH 101- introduction to European citizenship (history) through European cinema
Ders programı
Chapter 1: krzysztof kieslowski'den fransız devriminin üç düşüncesi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin günümüzdeki anlamlarını sorgulandığı üç renk üçlemesi: mavi- beyaz- kırmızı
Chapter 2: Birinci dünya savaşının getirdikleri ve götürdükleri ile fransız -alman dostluğu ve bir aşk üçgeni: francois truffaut'dan jules et jim
Chapter 3: Avrupa'nın üzerinde gezen hayalate bir atıf; İngiltere'den kalkıp İspanya iç savaşında savaşmaya giden kominist bir ingiliz gencinin gözünden İspanya iç savaşı ve faşizm karşıtlarının (sol ?) bölünmüşlüğü: Ken Loach'tan Ülke ve Özgürlük.
Chapter 4: İrlanda'nın ingilizlerler karşı bağımsızlık mücadelesinden IRA ve iç mücadeleler ekseninde bir bağımsızlık öyküsü, tüm bedelleriyle: Ken Loach, the wind that shakes the barley .
Chapter 5: Yunanistan tarihine içerden ama tarafsız bir bakış, şiirsel bir anlatım, mükemmel müzikler, ama hepsinden ötesi inanılmaz bir görsellikle: Theo Angelopoulos'tan Ağlayan çayır (weaping meadow). Serenat sahnesine özellikle dikkat et!!
Chapter 6: Tüm sevimliliğiyle, İtalya'nın değişimi ve dönüşümü ile, sinemanın ve daha bir çok şeyin hikayesi: Guiseppe Tarnatore'den Cinema Paradiso.
Chapter 7: Aslında 44 yıl boyunca yaşananların hepsi hayaldi ama asıl şimdi daha fazla hayal gücüne ihtiyacı var Alex'in ; sağlığı bozuk olan annesine, üzülmesin, yıpranmasın diye bir rüya alemi yaratan bir çocuk üzerine. Berlin'in hikayesi ; wolfgang becker'den Elveda Lenin.
Chapter 8: "1980 lerin dogu almanyasinda baskici sosyalist rejim altinda birkac insanin durduk yere hayatlarinin kesismesi sonucu ozel hayatin gizliligi, dostluk, baskaldiri, gorev, vatan sevgisi, politika ve ask konusunda ilginclikler sunan basarili bir tarihi kesit sunan bir film" alman yönetmen florian henckel von donnersmarck'tan "das leben der anderen "
Chapter 9: Avrupa'nın ileri halleri; olsa bir dert olmasa başka bir dert, Müferreh insanların diyarından can sıkıntısı üzerine hikayeler. İtalian for beginners, Adam's Apple, Dark Horse. Evli değilim ama İtalyanca kursuna gidiyorum)
Chapter 10: Her yol Roma'ya çıkar, her göçmen Evropa'ya: Türkiye'den İsveç'e bir göçmen hikayesi: Tunç Okan'dan Otobüs
CH 101- introduction to European citizenship (history) through European cinema
Ders programı
Chapter 1: krzysztof kieslowski'den fransız devriminin üç düşüncesi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin günümüzdeki anlamlarını sorgulandığı üç renk üçlemesi: mavi- beyaz- kırmızı
Chapter 2: Birinci dünya savaşının getirdikleri ve götürdükleri ile fransız -alman dostluğu ve bir aşk üçgeni: francois truffaut'dan jules et jim
Chapter 3: Avrupa'nın üzerinde gezen hayalate bir atıf; İngiltere'den kalkıp İspanya iç savaşında savaşmaya giden kominist bir ingiliz gencinin gözünden İspanya iç savaşı ve faşizm karşıtlarının (sol ?) bölünmüşlüğü: Ken Loach'tan Ülke ve Özgürlük.
Chapter 4: İrlanda'nın ingilizlerler karşı bağımsızlık mücadelesinden IRA ve iç mücadeleler ekseninde bir bağımsızlık öyküsü, tüm bedelleriyle: Ken Loach, the wind that shakes the barley .
Chapter 5: Yunanistan tarihine içerden ama tarafsız bir bakış, şiirsel bir anlatım, mükemmel müzikler, ama hepsinden ötesi inanılmaz bir görsellikle: Theo Angelopoulos'tan Ağlayan çayır (weaping meadow). Serenat sahnesine özellikle dikkat et!!
Chapter 6: Tüm sevimliliğiyle, İtalya'nın değişimi ve dönüşümü ile, sinemanın ve daha bir çok şeyin hikayesi: Guiseppe Tarnatore'den Cinema Paradiso.
Chapter 7: Aslında 44 yıl boyunca yaşananların hepsi hayaldi ama asıl şimdi daha fazla hayal gücüne ihtiyacı var Alex'in ; sağlığı bozuk olan annesine, üzülmesin, yıpranmasın diye bir rüya alemi yaratan bir çocuk üzerine. Berlin'in hikayesi ; wolfgang becker'den Elveda Lenin.
Chapter 8: "1980 lerin dogu almanyasinda baskici sosyalist rejim altinda birkac insanin durduk yere hayatlarinin kesismesi sonucu ozel hayatin gizliligi, dostluk, baskaldiri, gorev, vatan sevgisi, politika ve ask konusunda ilginclikler sunan basarili bir tarihi kesit sunan bir film" alman yönetmen florian henckel von donnersmarck'tan "das leben der anderen "
Chapter 9: Avrupa'nın ileri halleri; olsa bir dert olmasa başka bir dert, Müferreh insanların diyarından can sıkıntısı üzerine hikayeler. İtalian for beginners, Adam's Apple, Dark Horse. Evli değilim ama İtalyanca kursuna gidiyorum)
Chapter 10: Her yol Roma'ya çıkar, her göçmen Evropa'ya: Türkiye'den İsveç'e bir göçmen hikayesi: Tunç Okan'dan Otobüs
2012-12-16
Hava çok güzel
Sevgili blogger, dünden beridir hava çok güzel burada. 10 dereceyi falan gördük dün. Çarşamba günü -6 dereceydi mesela. Resmen yaz gelmiş gibi sevinçliyim şu anda. O kadar mes'udum ki, cengo bile bozamaz keyfimi.
Ekte fotoğraf yolluyorum sana sevgili blogger. Kendine çok iyi bak. Optm kib bye.
Ekte fotoğraf yolluyorum sana sevgili blogger. Kendine çok iyi bak. Optm kib bye.
Subscribe to:
Posts (Atom)















































