Sevgili blogger, daha önceki yazılarımdan birinde anlattığım gibi, normalde çok önemsiz gibi görünen bir şeyin değerini o şeyden mahrum kaldığında anlıyorsun. Dün bilgisayar şarjımı ofiste unuttum mesela. Bütün geceyi bilgisayarsız geçirdim. Frenk memleketinde yalnız yaşayan biri için oldukça zor bir şey bilgisayardan ayrı kalmak çünkü bütün arkadaşlarınız ve aileniz aslında bu saçma kutunun içinde. (Buradan skype ve gtalk programcılarına sevgilerimi gönderiyorum). Bugün de sabahtan şehrin göbeğinde oturma izni randevum olduğu için ofise gidemeyecektim. Bu durumda bilgisayarımı tekrar kullanabilmek için en az iki güne ihtiyacım vardı. Ben de dedim ki "hey adamım, krizi fırsata çevirip neden çarşambayı kendime tatil ilan edip pariste felekten bir gün çalmıyorum ki". Bilen bilir, argümantasyon sırasında sinir bozucu derecede inatçı ve mantıkçı bir insan olduğum için kendi kendimle "evet olur, hayır olmaz" diyalogum "evet olur" diye bitti. Kendimi çok güzel ikna ettim yani. Neyse, sabah çıkarken yanıma iki fotoğraf makinemi de aldım. Gittim parise, oturma iznimi aldım. Beklediğimden kısa sürdüğü için bütüm öğleden sonrası bana kaldı. Ben de "güzeeeel, fotoğraf çekeceğim" diye hemen sevindirik oldum. Monmartre'a gittim hemen. Emektar Nikon D70s'imi çıkardım çantamdan bir de ne göreyim? Pilim bitmiş. Yani benim pilim değil tabi ki. Makinenin pili bitmiş. Dedim neyse, küçük Canon makinemle çekerim ben de. 2 fotoğraf çektim ki, onun da pili bitti. Heyhat. Kader ağlarını örmüştü bir kere. Ben de bunun üzerine telefonumun fotoğraf çekme fonksiyonunu kullanırım diye düşündüm. Fakat bir de baktım ki ne??? Pili yüzde 15'de. Yani fotoğraf çekmeye kalkışsam 1 saate telefon kapatacak kendini. Telefonun aynı zamanda haritam olduğunu düşünürsen sevgili blogger, nasıl bir saçma durum içinde olduğumu anlarsın.
Derken, fotoğraf makinesiz, haritasız ve aç bilaç monmartre'da kalakaldım. Heyhat, kader ağlarını örmüştü bir kere. Ben de ne yaptım? Yüzümü güneşe döndüm sevgili böloggır hafız. Öğle vakti güneş güneydeyse, ben de şehrin kuzeyindeysem, güneşi takip edip seine'e ulaşabilirdim. Heyhat, kaderi bir kez daha alt etmiştim. Vurdum kendimi yollara sevgili hafız. Sonra yürüdüm yürüdüm ve borsa'ya geldim. Dedim ki "bir ekonomist olarak pariste borsayı ziyaret etmedim demeyeceğim artık". Borsayı biraz geçince böyle sütunlu bir kapıdan geçip bir bahçeye geldim. Jardin de Palais Royal miymiş adı neymiş, umrumda değil. Çok güzel güneş var. Bahçenin dört tarafı çok güzel bir binayla çevrili. Ortada bir fıskiye. Ben de nasıl yorulmuşum, anlatamam. Derken orada bir bank gördüm. Hem de boş. Gittim hemen oturdum. Ama kıllandım hemen. Neden? Çünkü Palais Royal demek "kraliyet sarayı" demek hafız kanka. Dedim gelip kaldırmasınlar beni şimdi burdan. Fakat çok mantıklı bir insan olduğum için "kaldırmaya çalışan olursa oturma iznimi gösteririm" dedim. Mantıklı olmak akıllı olmayı gerektirmiyor neticede. Gerizekalıyım gördüğün gibi. Neyse, işte o anda çok mutluydum. Güneş, fıskiye, park falan. İşte güneşi takip edince başıma ne güzel şeyler geldi. Gördün mü?
Neyse, konuyu bilerek ve isteyerek dağıttım. İşte konu şeydi. Enerji. Elektirink daha doğrusu. Kıssadan hisse şu: Elektrik bulamazsak güneş var hafız.
Sloganımız ise şu;
Güneş enerjisi: yenilenebilir, sınırsız, temiz. En kötü anınızda hep yanınızda.
Not: Bu arada pariste bir kafede oturmuş kahvemi içerken bu yazıyı kalem kağıtla yazıyorum. Kimbilir sen nasıl dünyevi dertlerle uğraşıyorsun. Hey gidi. Bir de bana bak. Bohemliğin dibine vurmuşum. Ama yine de aslında o kadar da bohem değilim. Güneş enerjisi falan diyorum. Dünyayı kurtarmak falan. O beybi. İçimde bir hipster var sanırım.
Not2: Paris'ten akşam üzeri döndüm. Eve gelmeden ofise gittim. Bilgisayar şarjımı aldım. Ne mutlu bana.
Not3: Slogan hijyenik ped reklamı gibi oldu ama artık idare edecen hafız. Kusura bakma!!! Sen de nasıl bir insansın yea, hiçbir şeyi beğenmiyorsun.
2013-02-20
2013-02-17
Orman ne güzel, ne güzel!!
Geçenlerde evimin hemen kenarındaki ormanda bulunan küçük gölete doğru bir gezinti yaptım. Fotoğraf da çektim sevgili blogger. Şüphesiz o fotoğraf makinesini fotoğraf çekmek için satın almıştım. Evet.
2013-01-17
CH101 - Avrupa kültürüne giriş
Pek değerli arkadaşım Dânâ kendi elleriyle yazıp bana yollamış. Ben de ondan izinsiz alıp buraya yazıyorum. Böyle şeyleri yaygınlaştırmak lazım neticede.
CH 101- introduction to European citizenship (history) through European cinema
Ders programı
Chapter 1: krzysztof kieslowski'den fransız devriminin üç düşüncesi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin günümüzdeki anlamlarını sorgulandığı üç renk üçlemesi: mavi- beyaz- kırmızı
Chapter 2: Birinci dünya savaşının getirdikleri ve götürdükleri ile fransız -alman dostluğu ve bir aşk üçgeni: francois truffaut'dan jules et jim
Chapter 3: Avrupa'nın üzerinde gezen hayalate bir atıf; İngiltere'den kalkıp İspanya iç savaşında savaşmaya giden kominist bir ingiliz gencinin gözünden İspanya iç savaşı ve faşizm karşıtlarının (sol ?) bölünmüşlüğü: Ken Loach'tan Ülke ve Özgürlük.
Chapter 4: İrlanda'nın ingilizlerler karşı bağımsızlık mücadelesinden IRA ve iç mücadeleler ekseninde bir bağımsızlık öyküsü, tüm bedelleriyle: Ken Loach, the wind that shakes the barley .
Chapter 5: Yunanistan tarihine içerden ama tarafsız bir bakış, şiirsel bir anlatım, mükemmel müzikler, ama hepsinden ötesi inanılmaz bir görsellikle: Theo Angelopoulos'tan Ağlayan çayır (weaping meadow). Serenat sahnesine özellikle dikkat et!!
Chapter 6: Tüm sevimliliğiyle, İtalya'nın değişimi ve dönüşümü ile, sinemanın ve daha bir çok şeyin hikayesi: Guiseppe Tarnatore'den Cinema Paradiso.
Chapter 7: Aslında 44 yıl boyunca yaşananların hepsi hayaldi ama asıl şimdi daha fazla hayal gücüne ihtiyacı var Alex'in ; sağlığı bozuk olan annesine, üzülmesin, yıpranmasın diye bir rüya alemi yaratan bir çocuk üzerine. Berlin'in hikayesi ; wolfgang becker'den Elveda Lenin.
Chapter 8: "1980 lerin dogu almanyasinda baskici sosyalist rejim altinda birkac insanin durduk yere hayatlarinin kesismesi sonucu ozel hayatin gizliligi, dostluk, baskaldiri, gorev, vatan sevgisi, politika ve ask konusunda ilginclikler sunan basarili bir tarihi kesit sunan bir film" alman yönetmen florian henckel von donnersmarck'tan "das leben der anderen "
Chapter 9: Avrupa'nın ileri halleri; olsa bir dert olmasa başka bir dert, Müferreh insanların diyarından can sıkıntısı üzerine hikayeler. İtalian for beginners, Adam's Apple, Dark Horse. Evli değilim ama İtalyanca kursuna gidiyorum)
Chapter 10: Her yol Roma'ya çıkar, her göçmen Evropa'ya: Türkiye'den İsveç'e bir göçmen hikayesi: Tunç Okan'dan Otobüs
CH 101- introduction to European citizenship (history) through European cinema
Ders programı
Chapter 1: krzysztof kieslowski'den fransız devriminin üç düşüncesi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin günümüzdeki anlamlarını sorgulandığı üç renk üçlemesi: mavi- beyaz- kırmızı
Chapter 2: Birinci dünya savaşının getirdikleri ve götürdükleri ile fransız -alman dostluğu ve bir aşk üçgeni: francois truffaut'dan jules et jim
Chapter 3: Avrupa'nın üzerinde gezen hayalate bir atıf; İngiltere'den kalkıp İspanya iç savaşında savaşmaya giden kominist bir ingiliz gencinin gözünden İspanya iç savaşı ve faşizm karşıtlarının (sol ?) bölünmüşlüğü: Ken Loach'tan Ülke ve Özgürlük.
Chapter 4: İrlanda'nın ingilizlerler karşı bağımsızlık mücadelesinden IRA ve iç mücadeleler ekseninde bir bağımsızlık öyküsü, tüm bedelleriyle: Ken Loach, the wind that shakes the barley .
Chapter 5: Yunanistan tarihine içerden ama tarafsız bir bakış, şiirsel bir anlatım, mükemmel müzikler, ama hepsinden ötesi inanılmaz bir görsellikle: Theo Angelopoulos'tan Ağlayan çayır (weaping meadow). Serenat sahnesine özellikle dikkat et!!
Chapter 6: Tüm sevimliliğiyle, İtalya'nın değişimi ve dönüşümü ile, sinemanın ve daha bir çok şeyin hikayesi: Guiseppe Tarnatore'den Cinema Paradiso.
Chapter 7: Aslında 44 yıl boyunca yaşananların hepsi hayaldi ama asıl şimdi daha fazla hayal gücüne ihtiyacı var Alex'in ; sağlığı bozuk olan annesine, üzülmesin, yıpranmasın diye bir rüya alemi yaratan bir çocuk üzerine. Berlin'in hikayesi ; wolfgang becker'den Elveda Lenin.
Chapter 8: "1980 lerin dogu almanyasinda baskici sosyalist rejim altinda birkac insanin durduk yere hayatlarinin kesismesi sonucu ozel hayatin gizliligi, dostluk, baskaldiri, gorev, vatan sevgisi, politika ve ask konusunda ilginclikler sunan basarili bir tarihi kesit sunan bir film" alman yönetmen florian henckel von donnersmarck'tan "das leben der anderen "
Chapter 9: Avrupa'nın ileri halleri; olsa bir dert olmasa başka bir dert, Müferreh insanların diyarından can sıkıntısı üzerine hikayeler. İtalian for beginners, Adam's Apple, Dark Horse. Evli değilim ama İtalyanca kursuna gidiyorum)
Chapter 10: Her yol Roma'ya çıkar, her göçmen Evropa'ya: Türkiye'den İsveç'e bir göçmen hikayesi: Tunç Okan'dan Otobüs
2012-12-16
Hava çok güzel
Sevgili blogger, dünden beridir hava çok güzel burada. 10 dereceyi falan gördük dün. Çarşamba günü -6 dereceydi mesela. Resmen yaz gelmiş gibi sevinçliyim şu anda. O kadar mes'udum ki, cengo bile bozamaz keyfimi.
Ekte fotoğraf yolluyorum sana sevgili blogger. Kendine çok iyi bak. Optm kib bye.
Ekte fotoğraf yolluyorum sana sevgili blogger. Kendine çok iyi bak. Optm kib bye.
2012-11-15
İş bölümü şeysi
Sevgili blogger,
Frenk memleketinde her işin bir sorumlusu var. Misal printer mı bozuldu, hemen teknik işlerden sorumlu arkadaşı arıyorsun, gelip yapıyor. İşi bu yani. Teknik işler.
Neyse, tabi ki bildiğin gibi bizim türkiyede böyle yürümez işler. Fotokopi makinesi mi bozuldu? Hop, sekreter asistan, çevrede kim varsa seferber olur, 10 bilemedin 15 dakikada çözülür problem. Misal ben türkiyedeyken, sürekli böyle problemleri çözerdim.
Şuraya bağlayacağım, yeni ofisimde bilgisayarımdan print almak istedim. Haliyle bilgisayarımın printera tanıtılması (ya da printerın bilgisayarıma tanıtılması [sözün kısası, printer ile bilgisayarın tanışması]) gerekiyordu. Ben de dedim ki "ulan madem frenk memleketinde herkesin bir işi var, bu işin de bir yapanı var, ne uğraşıcam şimdi driver yüklemekle vs., adam gelsin yapsın". Sonra çağırdım adamı. Yapamadı. (Evet, yapamadı).
Neyse. Ben de ona her şeye rağmen teşekkür ettim ve yolladım.
Sonra kendim oturdum yaptım. Biz böyle görmüşüz abi. Kendi işini kendin yapacaksın.
Neyse, haydin optm kib bye.
Frenk memleketinde her işin bir sorumlusu var. Misal printer mı bozuldu, hemen teknik işlerden sorumlu arkadaşı arıyorsun, gelip yapıyor. İşi bu yani. Teknik işler.
Neyse, tabi ki bildiğin gibi bizim türkiyede böyle yürümez işler. Fotokopi makinesi mi bozuldu? Hop, sekreter asistan, çevrede kim varsa seferber olur, 10 bilemedin 15 dakikada çözülür problem. Misal ben türkiyedeyken, sürekli böyle problemleri çözerdim.
Şuraya bağlayacağım, yeni ofisimde bilgisayarımdan print almak istedim. Haliyle bilgisayarımın printera tanıtılması (ya da printerın bilgisayarıma tanıtılması [sözün kısası, printer ile bilgisayarın tanışması]) gerekiyordu. Ben de dedim ki "ulan madem frenk memleketinde herkesin bir işi var, bu işin de bir yapanı var, ne uğraşıcam şimdi driver yüklemekle vs., adam gelsin yapsın". Sonra çağırdım adamı. Yapamadı. (Evet, yapamadı).
Neyse. Ben de ona her şeye rağmen teşekkür ettim ve yolladım.
Sonra kendim oturdum yaptım. Biz böyle görmüşüz abi. Kendi işini kendin yapacaksın.
Neyse, haydin optm kib bye.
2012-11-14
Milli ahır
Sevgili blogger,
Sana yine frenk memleketinden yazıyorum. "Bergerie Nationale" adı verilen bir yerdeki bir enstitüde doktora şeysi yapıyorum. Bergerie Nationale de "milli çobanlık" gibi bi anlama geliyor. Bahçemizde koyunlar var.
Bak:
2012-10-30
Şüphesiz biz bunları siz okuyun diye yazıyoruz
Sevgili blogger,
Sana da oluyor mu hiç, hani böyle birine bir şey demek için ona bir şey anlatmaya başlarsın da sonra uzun uzun anlatırsın da konudan konuya atlarsın ama bir türlü sadede gelemezsin de sonra gelmek istediğin sadedi unutursun ya da söylemekten vazgeçersin. Bildin mi? Hah işte. O durum bana hiç olmuyor galiba sevgili blogger.Sinir bozucu bir durum değil mi sence de sevgili blogger? (Yanlış anlama ama. Kötü bir şey olarak söylemiyorum bunu, alınma hemen. Benim bunu yapan arkadaşlarım var, hepsi de çok mert insanlardı, tanısanız seversiniz yani)
Şimdi tabi sen bu soruyu yine retorik falan sandın ama öyle değil yani. Soruyorum gerçekten. Ama tabi bloggerlık müessesesi eskisi gibi değil artık. Kimse yorum yazmıyor. O yüzden gelip de cevap olarak yorum bırakan olmaz sanırım. (Şimdi bunu böyle yazdım diye biri çıkıp inadına yorum yapacak. O insanlara da ne yazık. Ters psikoloji yapıyorum burada, hemen yutuyorlar. Küçük çocuk gibi.) Ama mesela feysbuka yazsan hemen gelip yorum yaparlar. Ama benim feysbukum yok artık tabi. Yazdığım her yazının linkini orada paylaşmıyorum. Bu yüzden burayı okuyan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Gönül ister ki daha çok kişi okusun, buraya reklam alalım "Özdilek Havlu" falan. "Mumcuk havlu" da olabilir. Parası iyi olsun yeter. Hatta var ya, havlu olmasa da olur. Bakliyat falan da olur. Hem bakliyat sağlıklı. Protein hep. Neden protein? Çünkü bakliyat familyasındaki bitkilerin kökleri azotu bilmem ne hücrelerine bağlayabiliyorlar mıydı? Neydi o hakkaten? Bak işte, retorik olmayan bir soru daha.
Bu kadar yazdım yazdım sadede gelemedim. Saded (sadet mi yoksa?) neydi unuttum mu acaba? Sanırım başta anlattığım durum bana da oluyormuşsa demek ki. Ee, ne oldum değil, ne olacağım demeli, umduğunu değil bulduğunu yemeli. Bir de herkesin tuttuğu kendine vardı. Ortaokul esprileri işte. Denizin ortasında ne var veya saçmalanmaz taranır gibi bu da. Ne güzel.
Haa, ama tabi bu sadet (saded mi yoksa?) konusunu tekrar açarak aslında bir bakıma sadede de gelmiş mi oluyorum? Evet. (bu soru retorikti). Böyle de manyak yazıyorum işte. Haa, ama şimdi siz çıkıp "ulan bu kadar yazdı, saçma bir sadede bağladı, niye okudum şimdi bunu?" diye kendi kendinize retorik retorik sorular sorabilirsiniz. En doğal hakkınız. Ama unutmayın ki sevgili bloggerlar, biz bu yazıları siz okuyun diye yazıyoruz. Buraya istersem delik çorabımdan kaçan serçe parmağıma dair bir güzelleme yazarım, sen onu kafana takmayacaksın. Senin işin gelip bunu okumak.
Okuyucusun sen. Yegane görevin bu.
Optm kib bye.
Not: Bu arada saded diye bir kelime var mı hakkaten? Birisi gidip tdk'ya baksa ya.
Sana da oluyor mu hiç, hani böyle birine bir şey demek için ona bir şey anlatmaya başlarsın da sonra uzun uzun anlatırsın da konudan konuya atlarsın ama bir türlü sadede gelemezsin de sonra gelmek istediğin sadedi unutursun ya da söylemekten vazgeçersin. Bildin mi? Hah işte. O durum bana hiç olmuyor galiba sevgili blogger.Sinir bozucu bir durum değil mi sence de sevgili blogger? (Yanlış anlama ama. Kötü bir şey olarak söylemiyorum bunu, alınma hemen. Benim bunu yapan arkadaşlarım var, hepsi de çok mert insanlardı, tanısanız seversiniz yani)
Şimdi tabi sen bu soruyu yine retorik falan sandın ama öyle değil yani. Soruyorum gerçekten. Ama tabi bloggerlık müessesesi eskisi gibi değil artık. Kimse yorum yazmıyor. O yüzden gelip de cevap olarak yorum bırakan olmaz sanırım. (Şimdi bunu böyle yazdım diye biri çıkıp inadına yorum yapacak. O insanlara da ne yazık. Ters psikoloji yapıyorum burada, hemen yutuyorlar. Küçük çocuk gibi.) Ama mesela feysbuka yazsan hemen gelip yorum yaparlar. Ama benim feysbukum yok artık tabi. Yazdığım her yazının linkini orada paylaşmıyorum. Bu yüzden burayı okuyan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Gönül ister ki daha çok kişi okusun, buraya reklam alalım "Özdilek Havlu" falan. "Mumcuk havlu" da olabilir. Parası iyi olsun yeter. Hatta var ya, havlu olmasa da olur. Bakliyat falan da olur. Hem bakliyat sağlıklı. Protein hep. Neden protein? Çünkü bakliyat familyasındaki bitkilerin kökleri azotu bilmem ne hücrelerine bağlayabiliyorlar mıydı? Neydi o hakkaten? Bak işte, retorik olmayan bir soru daha.
Bu kadar yazdım yazdım sadede gelemedim. Saded (sadet mi yoksa?) neydi unuttum mu acaba? Sanırım başta anlattığım durum bana da oluyormuşsa demek ki. Ee, ne oldum değil, ne olacağım demeli, umduğunu değil bulduğunu yemeli. Bir de herkesin tuttuğu kendine vardı. Ortaokul esprileri işte. Denizin ortasında ne var veya saçmalanmaz taranır gibi bu da. Ne güzel.
Haa, ama tabi bu sadet (saded mi yoksa?) konusunu tekrar açarak aslında bir bakıma sadede de gelmiş mi oluyorum? Evet. (bu soru retorikti). Böyle de manyak yazıyorum işte. Haa, ama şimdi siz çıkıp "ulan bu kadar yazdı, saçma bir sadede bağladı, niye okudum şimdi bunu?" diye kendi kendinize retorik retorik sorular sorabilirsiniz. En doğal hakkınız. Ama unutmayın ki sevgili bloggerlar, biz bu yazıları siz okuyun diye yazıyoruz. Buraya istersem delik çorabımdan kaçan serçe parmağıma dair bir güzelleme yazarım, sen onu kafana takmayacaksın. Senin işin gelip bunu okumak.
Okuyucusun sen. Yegane görevin bu.
Optm kib bye.
Not: Bu arada saded diye bir kelime var mı hakkaten? Birisi gidip tdk'ya baksa ya.
2012-10-23
Liste
Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım konuları aşağıya yazıyorum.
-Dolu otobüsler
-Yaya geçitleri
-Değer
-Orta sınıf
-Bilim
-Otorite
-Sosyal güvenlik
-Kalkınma
-Çevre
-Cengo
-İstatistik
-Twitter
-Wikipedia
-Denge
-Para
-Ponzi
Bunları tek başlarına birer post' konu edebileceğim gibi bir kaç tanesini bir arada kullanmak suretiyle de şaapabilirim. Hatta kim bilir, belki de hepsini tek bir blog yazısı olarak görebilirsiniz önümüzdeki günlerde.
optm kib bye
-Dolu otobüsler
-Yaya geçitleri
-Değer
-Orta sınıf
-Bilim
-Otorite
-Sosyal güvenlik
-Kalkınma
-Çevre
-Cengo
-İstatistik
-Wikipedia
-Denge
-Para
-Ponzi
Bunları tek başlarına birer post' konu edebileceğim gibi bir kaç tanesini bir arada kullanmak suretiyle de şaapabilirim. Hatta kim bilir, belki de hepsini tek bir blog yazısı olarak görebilirsiniz önümüzdeki günlerde.
optm kib bye
2012-10-01
İnşa edilmiş gerçeklik ve istatistik
Öncül not: Yazının başlığı ingilizce daha havalı oluyor. Oku bak: Constructed Reality and Statistics
![]() |
| TR - BİLİMSEL GERÇEK: Eğer vücudunuzdaki tüm damarları alır ve uç uca eklerseniz, ölürsünüz. |
Sevgili blogger, hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) bilimin çok süper olduğunu biliyoruz. Bir şey bilimsel bir gerçekliğe dayanıyorsa hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) onu sorgulamadan kabul ediyoruz. Hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) aslında science fanboy'larıyız. Neden ısrarla parantez kullandım? Çünkü ne yazık ki bilime inanmayan insanlar da var çevremizde. Evet, var yani. Napalım?
Neyse sevgili blogger. İkinci grupta da bilimin dogmaya dönmesine karşı çıkan insanlar var. Bunlar bilimsel gerçeklikleri sorgulamadan değil, sorgulayıp kabul ediyorlar ve çoğu zaman bilimin birçok önemli soruya cevap veremediğini/veremeyeceğini söylüyorlar. Sevgili blogger, yazının burasına kadar okuduysan sana bir itirafta bulunacağım. Ben aslında sizden (sen, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişiden) biri değilim. Size yazının başından beri yalan söyledim. Ben aslında bu ikinci gruba giriyorum. (Şimdi ebel cengo gelip "olm ben de ikinci gruptayım" derse inanmayın. O ben ne yaparsam onu yapıyor zira. Uslanmaz bir copycat olan cengo kopyacılık yapmayı çok sever zaten. Misal telefon olarak apple kopyası androyik kullanır, falan. Neyse.)
Sevgili blogger, peki ben neden bilimi o kadar da çok sevmiyorum? Anlatayım.
Şimdi mesela yıl olmuş 2012, o çok yücelttiğimiz bilim hala mutluluğun formülünü bulabilmiş değil. Hatta bırak mutluluğun formülünü, bilim insanları "zeki insanlar daha mı mutlu olur yoksa daha mı mutsuz olur?" sorusunu bile cevaplayabilmiş değiller. Ya da "çok para mı daha mutlu eder yoksa yok para mı?" sorusu da cevapsız bekliyor. Genelde verdikleri cevap "it is complicated" oluyor. Complicated'sa bana mı complicated lan mal oğlu mal. Hem soruya cevap vermiyorsun hem de gelmişsin bir de ağzını yamulta yamulta "it iz komplikaeytıd" diyorsun bana. Önce türkçe öğren.
Of neyse. Sinirlendim. Bir ara verip biraz nefes alayım.
Aradan istifade, sevgili blogger bu zeka-mutluluk ilişkisi üzerine benim de bir tezim var. Zeki olmak mutlu etmiyor sevgili blogger ama ortalıkta dolaşıp "ben zekiyim" demek ya da insanların gelip sana "sen zekisin" demesi mutlu ediyor. Hadi gelin itiraf edelim kendimize, hangimiz solo test'te tek piyon bıraktığında kendini inanılmaz mutlu hissetmedi ki? Ortalıkta "olm tek piyon bıraktım, inanılmaz zekiyim" demek çok mutlu etmedi mi bizi? Hele bir de etrafınızda hala tek piyon bırakamayan normal, halktan insanlar varsa ne mutlu size. Dünyanın en mutlu vatandaşı sizdiniz. Değil mi ama? (Şimdi sevgili blogger, aranızda hala "ben hiç tek piyon bırakamadım ki" diyenler varsa hemen bu blogu okumayı bıraksın, google'da aratsın bunu. İyice öğrenmeden de gelmesin.) Demek ki benim tezim doğru. Evet.
![]() |
| Hepimiz bir Einstein kadar zekiyiz ama bu blogda harcanıyoruz resmen. Ah ulan. |
Neyse sevgili blogger. Konumuza geri dönecek olursak, bilim aslında o kadar da süper bişi değil yani. Zaten bu öğrendiklerimiz gerçek hayatta ne işimize yarayacak ki yani? Değil mi ama. Hehe.
Sevgili blogger kanka, bu bilim denen şeye hakkaten güven olmaz. Neden? Ana metodu tümevarım olan bir meşgaleden bahsediyoruz burada. Durursun durursun, bir siyah kuğu çıkarırsın adamın karşısına, bir istisna gösterirsin, adamın bütün teorileri falan hep çöker. (Bu noktada gidip wikipedia'dan "scientific paradigm", "paradigm shift", "Kuhn" diye aratır mısın sevgili blogger, üşendim yazmaya şimdi.)
Tabi bilim adamları mutlu ve hatta zeki olmayabilirler belki ama kesinlikle çok kurnazlar sevgili blogger. İstatistik diye bir şey icat etmişler, diyorlar ki bir tane istisnadan bir şey olmaz. Yüzdedoksandokuznoktadokuzyüzdoksandokuz ihtimal derler sana, confidence interval derler, measurement error derler vs. senin gösterdiğin istisnayı itin g*tüne sokarlar afedersin.
Evet sevgili blogger, üzgünüm ama bilim adamlarının "at y*rrağı basura iyi geliyormuş" türünden gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan haberlerinin hemen hepsi "yüz basurluyu atlarla halvet ettik, 97sinin basurundan eser kalmadı" türünden bir istatistik ile bulunmuş bulgular. Hatta sevgili blogger işte "en saf bilim" dediğimiz fizikte bile higgz bozonu var ya hani, onu bile istatistikle buluyorlar. Rezalete gel sen. Oh may gad. Cengo ve tayfasından da bu beklenirdi bence.
Mesela geçen gün gdo'lar kanser yapıyor araştırması çıktı. Orada da gasteler hemen "gedeolar hep kanser yapıyor, yüzde yüz çalışıyor, bunu beğenmeyen beni arkadaş listesinden silsin" türünden haberler yaptılar hemen. Halbuki o çalışmada gedeo ile beslenen farelerin istatistiksel olarak gdo ile beslenmeyen farelerden daha yüksek bir oranda kanser olduklarını söylüyordu. Gedeo ile beslenip kanser olmayan fareler de var yani. Üstelik bu sadece tek bir çalışma. Yani belki de bu çalışmayı 99 kere daha yapsak aynı sonucu bulamayacağız. Ama bunu henüz bilmiyoruz. Bu çalışmanın tek katkısı "reasonable doubt" dediğimiz şüpheyi oluşturması ve güçlendirmesidir (ki bu şüphe zaten hepimizde vardı, yeni bir şey değil). O yünden iyi bir şey. Ama at y*rrağı bulmuş basurlu gibi atlamamak lazım bu habere.
Neymiş demek ki sevgili blogger, bilimsel gerçekliğe dikkatli yaklaşmak lazım. Niye? Çünkü bilimsel gerçeklik sana diyor ki "nükleer santraller güvenli, bir kaza olma riski yüzdesıfırnoktasıfırbir bile değil. Evinizdeki tüpün patlama olasılığı bile daha yüksek. O yüzden kurmalıyız nükleer santral." [Bu arada Ty-Yeap'in "evinizde de tüp var, o da patlayabilir" dediği şey bu. Ona bu olasılığı anlatmışlar danışmanları, o da anlamamış. Çünkü asıl önemli olan olasılık değil, sonuç ve çıktıları (outcome) da hesaba katan "expected value" (beklenen değer?). Neyse. Bunu da kenara not düşelim.]
Negatively skewed normal distribution ile seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
Son not: cengo dangozu "artık eskisi gibi uzun yazılar yazmıyorsun, çok boktan yazıyorsun" dediği için böyle uzun uzun yazdım. Bu yazıyı da ona ithaf etmek istiyorum.
2012-09-22
Sevgili Günlük
Sevgili blogger, bundan sonra buraya günü gününe, her gün yaşadığım önemli olayları yazacağım. (Yazamadı)
2012-09-04
sen kalkınma ulan ayı!!
Sevgili blogger, kalkınacağız diye ne çok çalışıyoruz, değil mi? Çevremize verdiğimiz zarar bir yana, kendimize zarar veriyoruz. Belki de bu işe hiç kalkınmasaydık iyiydi.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Çekirdek
Bir insan düşünün ki siyah zeytinin tadını yeşil zeytinden daha çok seviyor, hatta yeşil zeytin pek sevmiyor ama kahvaltıda çekirdeği çıkarılmış yeşil zeytini siyah zeytine tercih ediyor.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
Çekirdeği çıkarılmış siyah zeytin satılsa en çok ben alırım.
2012-09-03
Corrado Gini isimli şahıs!
Bugün ekonomici bir arkadaşımla muhabbet ederken artık insanlığın teknoloji ve refah düzeyi olarak yeterince ilerlediğine kanaat getirdik ve bundan sonraki asıl amacımızın bu ulaştığımız maksimum refah düzeyini bütün insanlığa yaymamız gerektiği olduğuna karar verdik.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Not: Max Otto Lorenz akıllı olsun.
2012-09-02
video killed the radio star
Eskiden (tivitır, feysbuk falan yokken yani) blogger aleminde ne kadar mutluyduk değil mi sevgili blogger? Geçti o günler ama sanırım. Kimse blog okumuyor artık.
Bir de sosyalleştiğimiz deviantart vardı ki, süper ötesi bir şeydi bence.
2012-04-22
Yoksa siz hala Türkiye'de misiniz?
Geçen gün arkadaşım bana dedi ki "sen bloguna göre hala Fransa'da görünüyorsun". Bir an şaşırdım da karşı cevap veremedim. Neden şaşırdım? Çünkü bir arkadaşım blogumu mu okuyormuş??!! Aman allahım. Hiç beklenmedik işler bunlar.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
2012-03-10
als das kind kind war
![]() |
| Als das Kind Kind war, hatte es von nichts eine Meinung, hatte keine Gewohnheit, saß oft im Schneidersitz, lief aus dem Stand, hatte einen Wirbel im Haar und machte kein Gesicht beim fotografieren. |
2012-02-25
Alibeyköy(ü)
Geçen gün bir duvarda kendilerini "Alibeyköylüler" olarak tanımlamış bir grup insanın yazdığı bir yazı dikkatimi çekti sevgili blogger. Şimdi tam hatırlamamakla birlikte yazı "Burası bizim semtimiz, bitmez tükenmez sevgimiz" gibi, bu insanların alibeyköye karşı duydukları sonsuz sevgiyi anlatmaktaydı. Ben de düşündüm sevgili blogger, "bir insan alibeyköyü niye sever?" diye. Sonra kendi sorumu kendim cevapladım:
-Çünkü Alibeyköyü seversen orası dünyanın en güzel Alibeyköyüdür, ama dünyanın en güzel Alibeyköyünü sevmezsen, orası dünyanın en güzel Alibeyköyü değildir.
Seni seviyorum blogger.
Optm gib bye.
2012-01-28
icraatın içinden
Sevgili blogger, şu yaşıma geldim, hayattaki başarılarımı bir elin parmaklarıyla sayabiliyorum. Aşağıya, madde madde hayattaki başarı eşiklerini ve performansımı yazıverdim.
- Ev sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba kullanmayı öğrenmek: BAŞARISIZ
- Düzenli maaş sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Evlenmek: BAŞARISIZ
- Nişanlanmak: BAŞARISIZ
- Sevgili sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde oda sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde yatak sahibi olmak: BAŞARISIZ (Kanapede yatıyorum, evet)
- Bilgisayar sahibi olmak: BAŞARILI
Sonuç olarak, madde bağımlılığı kötü bir şey yani.
Böyle işte. Optm kib bye.
Böyle işte. Optm kib bye.
2011-11-14
ekonomi aslında iyiymiş
sevgili blogger, haddim değil biliyorum ama sana hayatta vereceğin tavsiyeler hakkında bir, bilemedin iki tavsiye tavsiye vermek istiyorum.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
-o yüzden sevgili öss'ye hazırlanan hafız, kazanabiliyorsan ekonomi kazan.
-oh, I see what you did there, hillarious.
2011-09-22
Olaylaaar, olaylar.
Sevgili blogger, zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Geçen sene bu zamanlar yaptıklarım daha dünmüş gibi aklımda. Gerçi düşününce, dün ne yediğimi hatırlamıyorum. Bu nedenle "dünmüş gibi aklımda" diyince sanki çok iyi hatırlıyormuşum gibi sanma. Son post'tan beri başıma gelenler şöyle bir toparlayayım diyorum şimdi. Maksat ('kasıt'tan geliyor bu kelime, orijinali arapça) bir toplumsal bellek oluşturmak, sözlü tarih çalışması yapmak. Gerçi yazılı tarih mi oluyor buraya yazınca yoksa? Yazılı tarif. Başlıyorum.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
Subscribe to:
Posts (Atom)









.jpg)