2012-09-22
Sevgili Günlük
Sevgili blogger, bundan sonra buraya günü gününe, her gün yaşadığım önemli olayları yazacağım. (Yazamadı)
2012-09-04
sen kalkınma ulan ayı!!
Sevgili blogger, kalkınacağız diye ne çok çalışıyoruz, değil mi? Çevremize verdiğimiz zarar bir yana, kendimize zarar veriyoruz. Belki de bu işe hiç kalkınmasaydık iyiydi.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Çekirdek
Bir insan düşünün ki siyah zeytinin tadını yeşil zeytinden daha çok seviyor, hatta yeşil zeytin pek sevmiyor ama kahvaltıda çekirdeği çıkarılmış yeşil zeytini siyah zeytine tercih ediyor.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
Çekirdeği çıkarılmış siyah zeytin satılsa en çok ben alırım.
2012-09-03
Corrado Gini isimli şahıs!
Bugün ekonomici bir arkadaşımla muhabbet ederken artık insanlığın teknoloji ve refah düzeyi olarak yeterince ilerlediğine kanaat getirdik ve bundan sonraki asıl amacımızın bu ulaştığımız maksimum refah düzeyini bütün insanlığa yaymamız gerektiği olduğuna karar verdik.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Not: Max Otto Lorenz akıllı olsun.
2012-09-02
video killed the radio star
Eskiden (tivitır, feysbuk falan yokken yani) blogger aleminde ne kadar mutluyduk değil mi sevgili blogger? Geçti o günler ama sanırım. Kimse blog okumuyor artık.
Bir de sosyalleştiğimiz deviantart vardı ki, süper ötesi bir şeydi bence.
2012-04-22
Yoksa siz hala Türkiye'de misiniz?
Geçen gün arkadaşım bana dedi ki "sen bloguna göre hala Fransa'da görünüyorsun". Bir an şaşırdım da karşı cevap veremedim. Neden şaşırdım? Çünkü bir arkadaşım blogumu mu okuyormuş??!! Aman allahım. Hiç beklenmedik işler bunlar.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
2012-03-10
als das kind kind war
![]() |
| Als das Kind Kind war, hatte es von nichts eine Meinung, hatte keine Gewohnheit, saß oft im Schneidersitz, lief aus dem Stand, hatte einen Wirbel im Haar und machte kein Gesicht beim fotografieren. |
2012-02-25
Alibeyköy(ü)
Geçen gün bir duvarda kendilerini "Alibeyköylüler" olarak tanımlamış bir grup insanın yazdığı bir yazı dikkatimi çekti sevgili blogger. Şimdi tam hatırlamamakla birlikte yazı "Burası bizim semtimiz, bitmez tükenmez sevgimiz" gibi, bu insanların alibeyköye karşı duydukları sonsuz sevgiyi anlatmaktaydı. Ben de düşündüm sevgili blogger, "bir insan alibeyköyü niye sever?" diye. Sonra kendi sorumu kendim cevapladım:
-Çünkü Alibeyköyü seversen orası dünyanın en güzel Alibeyköyüdür, ama dünyanın en güzel Alibeyköyünü sevmezsen, orası dünyanın en güzel Alibeyköyü değildir.
Seni seviyorum blogger.
Optm gib bye.
2012-01-28
icraatın içinden
Sevgili blogger, şu yaşıma geldim, hayattaki başarılarımı bir elin parmaklarıyla sayabiliyorum. Aşağıya, madde madde hayattaki başarı eşiklerini ve performansımı yazıverdim.
- Ev sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba kullanmayı öğrenmek: BAŞARISIZ
- Düzenli maaş sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Evlenmek: BAŞARISIZ
- Nişanlanmak: BAŞARISIZ
- Sevgili sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde oda sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde yatak sahibi olmak: BAŞARISIZ (Kanapede yatıyorum, evet)
- Bilgisayar sahibi olmak: BAŞARILI
Sonuç olarak, madde bağımlılığı kötü bir şey yani.
Böyle işte. Optm kib bye.
Böyle işte. Optm kib bye.
2011-11-14
ekonomi aslında iyiymiş
sevgili blogger, haddim değil biliyorum ama sana hayatta vereceğin tavsiyeler hakkında bir, bilemedin iki tavsiye tavsiye vermek istiyorum.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
-o yüzden sevgili öss'ye hazırlanan hafız, kazanabiliyorsan ekonomi kazan.
-oh, I see what you did there, hillarious.
2011-09-22
Olaylaaar, olaylar.
Sevgili blogger, zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Geçen sene bu zamanlar yaptıklarım daha dünmüş gibi aklımda. Gerçi düşününce, dün ne yediğimi hatırlamıyorum. Bu nedenle "dünmüş gibi aklımda" diyince sanki çok iyi hatırlıyormuşum gibi sanma. Son post'tan beri başıma gelenler şöyle bir toparlayayım diyorum şimdi. Maksat ('kasıt'tan geliyor bu kelime, orijinali arapça) bir toplumsal bellek oluşturmak, sözlü tarih çalışması yapmak. Gerçi yazılı tarih mi oluyor buraya yazınca yoksa? Yazılı tarif. Başlıyorum.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
2011-08-04
Window of Opportunity
Sevgili blogger,
Bilindiği üzere ben yakışıklı falan değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Zaten çok yakışıklı olmayan ben, bunun üstüne gençliğimde bir de aşırı zayıftım ve çirkinliğime çirkinlik katıyordu bu durum. Sonra bari kilo alayım, olabileceğim optimum yakışıklılığa geleyim diye kilo almaya çalıştım, sonra başarılı olup kilo aldım, ama bu seferde fazla kilolu olduğum için çirkinliğime çirkinlik kattım. O "optimum" kiloyu ne ara kaçırdım, onu ben de bilmiyorum.
Aşağıda durumumu görsel olarak daha iyi anlayabilmen için bir de grafik koyuyorum sevgili blogger. Excel'de çizdim. Çok güzel excel biliyorum. Ters parabolik fonksiyon yazdım da çizdim. (Matematik derslerinde "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diyen kişilere örnek olsun mesela. Bakın işte, geyik grafik çizmek için kullanabiliyorsunuz.)
Grafik, benimle aynı boyda olan normal, ortalama yakışıklılıktaki bir insan ile benim yakışıklılığımı karşılaştırıyor. Grafiğe göre 60 kg civarı falan optimum kilom benim. Evet, bu kadar açıklama yeter. Hadi kal sağlıcakla sevgili blogger. Optm kib bye.
Bilindiği üzere ben yakışıklı falan değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Zaten çok yakışıklı olmayan ben, bunun üstüne gençliğimde bir de aşırı zayıftım ve çirkinliğime çirkinlik katıyordu bu durum. Sonra bari kilo alayım, olabileceğim optimum yakışıklılığa geleyim diye kilo almaya çalıştım, sonra başarılı olup kilo aldım, ama bu seferde fazla kilolu olduğum için çirkinliğime çirkinlik kattım. O "optimum" kiloyu ne ara kaçırdım, onu ben de bilmiyorum.
Aşağıda durumumu görsel olarak daha iyi anlayabilmen için bir de grafik koyuyorum sevgili blogger. Excel'de çizdim. Çok güzel excel biliyorum. Ters parabolik fonksiyon yazdım da çizdim. (Matematik derslerinde "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diyen kişilere örnek olsun mesela. Bakın işte, geyik grafik çizmek için kullanabiliyorsunuz.)
2011-04-15
Gel de inan şimdi...
Burçlara göre aşk hayatım ya iyi ya da vasat olacakmış bütün yıl boyunca. G*tümle güldüm buna. Bütün ayı hasta geçirdiğim şubat ve mart aylarında ise süper sağlıklı görünüyorum. Yaz ayları ise iş açısından katastrofik olacakmış. Bekleyip göreceğiz.
2011-03-31
Mutluluğu Paylaşmak
Sevgili blogger, nasılsın? Uzun süredir haberleşemiyorduk, ama merak etme, zaten pek önemli bir şey olmadı benim hayatımda. Gönül isterdi ki sana burdan yaşadığım maceraları, yaptığım gezileri, cüceler ülkesinde gördüğüm küçük insanları, devler ülkesinde gördüğüm büyük insanlar, atlar ülkesinde gördüğüm konuşan atları vs anlatayım ama sanırım bunun için Güliver’in Masalları adlı kitabı okuman senin için daha iyi olur. Fakat ben paylaşılabilir mutluluk gibi daha sıkıcı bir konuda yazı yazacağım.
Sevgili blogger, şüphesiz sen de Erol Taş’ın oynadığı o meşhur Susuz Yaz filmini biliyorsundur. (“Ben entelim, filmleri oyuncularıyla değil yönetmenleriyle hatırlıyorum azizim” diyorsan Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı diyorum sana). Filmde kısaca su kaynağının başında oturan toprak ağasının suyun önüne baraj çekip suyu diğer çiftçilerle paylaşmaması yahut paylaşma karşılığında fakir halktan maddi karşılıklar istemesi, diğer mazlum çiftçilerin çok mağdur olmaları ve zalim toprak ağasının filmin sonunda halka yaptığı bu kötülüğün cezasını çekmesi anlatılmakta. Şüphesiz bu filmi izleyen hiç kimse kendini zalim toprak ağası Erol Taş’ın yerine koymamıştır filmi izlerken. Herkes mazlum halk gözünden izlemiştir. Zaten film de o perspektiften çekilmiş.
Fakat neden sevgili blogger hafız? Neden? Suyun başında oturan bu adamın yaptığı hakkaten de kötü birşey mi? Sevgili blogger kanka, şüphesiz o su kaynağının başında sen otursaydın o suyu diğer çiftçilerle paylaşırdın, buna hiç şüphem yok. Ama sen paylaşsan senden sonraki bloggerlardan biri (ki o bloggerlar ki burayı okumuyorlar, hep diğer blogları takip ediyorlar, o yüzden zaten sevmem onları) baraj kurup suyu kendinden sonrakilerle paylaşmak için karşılık isteyecekti. Çünkü sevgili blogger, rasyonel birer dediğimiz insandan beklenilen kendi mutluluğunu en yüksek seviyeye getirmek istemesi ve bunu yaparken de elinden gelen herşeyi denemesidir. En azından 8 yıldır (hayatımın neredeyse üçte biri) okuduğum ekonomi bilimi bunu iddia etmekte. Ekonominin iddia ettiği diğer birşey ise mutluluğun bir kişiden diğer bir kişiye para (ya da başka bir meta, servis) aracılığıyla aktarılabildiği.
Bu su paylaşımı konusuna daha ekonomik bir perspektiften olarak bakarsak, karşımıza şöyle bir şey çıkıyor. En yukardaki, kaynağa en yakın oturan çiftçi, su kaynağından da yararlanacak ilk kişi. Diyelim ki bu çiftçinin tarlalarını sulamak için o su kaynağının toplam kapasitesinin yarısına ihtiyacı var. O zaman bu çiftçinin yapacağı mantıklı şey, o su kaynağının kapasitesinin yarısını kullanmasıdır. Aşağıda kalan 20 çiftçi de kalan yarısını mı kullanacak peki? Hayır, ikinci çiftçi de kendi payını aldıktan sonra üçüncü dördüncü derken büyük ihtimalle beşinci çiftçiye hiç birşey kalmayacak. Eğer yasama ya da uzlaşma yoluyla “herkes eşit kullanacak” gibi bir kural koymazsanız yaşanacak olan budur. Böyle bir konuda uzlaşma da sağlayamayacağınız için (ilk sıradaki adam neden uzlaşsın ki?), devlet zoruyla falan yapmanız lazım bunu. Ekonomik olarak rasyonel bir insan bir karşılık almadan kontrolü altında tuttuğu suyu başkalarıyla paylaşmak istemeyecektir.
Fakat sevgili blogger, lütfen “ulan pis ekonomistler, ne pis insanlarsınız ya, işiniz gücünün para, imanınız kâr olmuş sizin” gibi ithamlarla yargılama hemen bizi. Neden? Çünkü belki inanmayacaksın ama aslında biz o kadar da kötü insanlar değiliz. Hatta buna belki de hiç inanmayacaksın ama, biz mutluluğun paylaşıldıkça artacağına inanan insanlarız. Yani şunu demek istiyorum. Herkesin eşit su alması durumunda oluşacak toplam mutluluk, sadece tek kişinin kullanması ile oluşan toplam mutluluktan daha yüksek olacak. Ama bunu uygulamak biraz sorunlu. Ya devlet gelip silah zoruyla yapacak bu işi, ya da başka türlü yapacaksınız. Silah sevmeyen biri olduğum için, başka türlü yapılmasını tercih ederim açıkçası.
Peki nasıl mı sevgili blogger? Şöyle: Diyelim ki kaynakta 100 litre su var. İki tane de çiftçi olsun. Diyelim ki kaynağa yakın çiftçi tarlasını 50 litre suyla sularsa 150 lira kâr ediyor. 75 litre suyla sularsa da 200 lira kar ediyor. 100 litre suyla sularsa da 160 lira kar ediyor. Çünkü tarla bu, bir kapasitesi var sonuçta. Fazla su verirsen ürüne zarar verirsin. Peki bu adamın yapacağı mantıklı şey ne o zaman. Tarlasını 75 litre suyla sulaması, değil mi? Evet. Fakat bu çiftçi bu kararı alırken ikinci sıradaki çiftçiyi düşünmüyor haliyle. Ne oluyor peki, ikinci sıradaki çiftçi sadece 25 litre su alabiliyor ve 25 litre su karşılığında ise ancak 75 lira kar elde edebiliyor. Halbuki 50 litre su alsa o da 150 lira kar elde edecekti. Şu anki durumda çiftçiler suları 75+25 şeklinde bölüşüp 200+75=275 lira toplam kâr elde ediyorlar. Değil mi? Evet.
Peki sevgili blogger, sence ikinci çiftçi buna razı olur mu, olmaz. Gelir önce birinci çiftçiye çatar, “suyu sal ulan şerefsiz” der. Kavga falan çıkarır. Ama yukardaki çiftçi daha çok para kazandığı için daha semirmiş böyle, iyi yemek yiyor. Aşağıdaki de benim gibi çelimsiz kalmış. (Gerçi ben de iyi kilo aldım son bir kaç yılda ama benim lisedeki halimi hayal et o zaman, ettin mi? Hah işte öyle kalmış ikinci çiftçi de.) E bu kavgayı semirmiş olan birinci çiftçi kazanır öyleyse. Daha sonra sütten ağzı yanan ikinci çiftçi gelir birinci çiftçiye der ki, ağam, ağam, sen 25 litre daha su sal, ben sana 50 lira vereyim. O zaman senin kârın yine toplamda 200 lira olur. Ne dersin bu işe? Birinci çiftçi de mal değil ya o kadar, evet desin mesela. Ne oldu şimdi. Suyu 50+50 paylaştılar. Kârları 150+150= 300 oldu. Fakat ikinci çiftçi birinci çiftçiye 50 lira veriyor bir de sonunda. Kârlar 200+100=300 oldu o zaman. Şimdi bakarsan 300 lira kâr, ilk durumdaki 275 liradan daha yüksek. Birinci çiftçi aynı parayı kazanıyor, ikinci çiftçi de eskiden 75 kazanırken şimdi 100 kazanıyor. İşte buna da ticaret sonucu herkesin kazançlı çıkması diyoruz. Susuz yaz filminde Erol Taş’ın yapmak istediği de bu. Fakat o dönemlerde biz daha yeterince liberal piyasalarla tanışmadığımız için devlet olarak, bu öncü girişimi de anlamıyoruz haliyle.
Aslında sevgili blogger, düşünürsen biraz, hayatımızın bir çok yerinde buna benzer şeyler yapıyoruz yani. Sadece parayla yaptığımız ticari anlaşmalardan bahsetmiyorum. Arkadaşımıza kahve ısmarlıyoruz mesela, o da bizimle arkadaş oluyor dertlerimizi dinliyor. Sonra başka bir gün o bize kahve ısmarlıyor, biz onun dertlerini dinliyoruz. Bu karşılıklılığı iyi oturtursak süper arkadaş oluyoruz sonra. Sevgi saygı falan. Herkes böyle arkadaş olsa keşke. Bence çok istersek olabilir. Dünyada savaşlar olmasın.Silahları kıralım. Barış, özgürlük, kardeşlik... öhömm. Ne diyorduk? Konu dağıldı.
Karşılıklılık sevgili blogger. Birşeyler karşılığında mutluluğumuzun bir kısmını başka bir insana aktarıyoruz. Ama bizden eksilen x birim mutluluk diğer insana 3x birim mutluluk olarak geri dönüyor. O adam da bize kazandığı 3x den birini veriyor, alan memnun satan memnun oluyor sonra. Değil mi? Evet.
Sonuç olarak sevgili blogger, Erol Taş bence o kadar da kötü bir insan değil. Mal mıyız olm? Adam rol yapıyor orda zaten. Gerçek değil bunlar. Neden Erol Taş’tan nefret ediyorsunuz ki? Off, kime anlatıyorum ki.
Tamam kapat kapat, bitti yazı.
Sinirlendim sevgili blogger.
2011-01-27
2011-01-01
O son mandalinayı yemeyecektim...
Selamlar olsun sana türkü dostu, gönül insanı blogger kanka.
Henüz farketmemiş olabilirsin diye söylüyorum, artık 2011 yılındayız. Biliyorum, bir süre daha defterinin üst köşesine tarih yazarken yanlışlıkla 2010 yazmaya devam edeceksin. Ama merak etme, senin böyle bir mallık yapman bizi neyse ki bir yıl geriye götürmeyecek. Neden? Çünkü zaman denilen zımbırtı sadece tek yönde ve kesintisiz ilerleyen bir şey. Geriye de gidemiyorsun, hooop 10 yıl sonraya da atlayamıyorsun. Ve zaman olayının bu sıkıntı verici özelliğinden ötürü hepimiz mutsuzluk çekiyoruz. Haydi gelin itiraf edelim, hangimiz on yıl geriye dönüp yaptığı bir hatayı düzeltmek istemedi ki. Ya da hangimiz 3 hafta ileriye gidip sayısal loto rakamlarını öğrenip sonra geri dönmek istemedi ki. Hepimiz isteriz bunları.
Sevgili blogger, farkında olduğun gibi aslında insanoğlu için geçmiş ve gelecek her zaman şimdi ki zamandan daha heyecan verici. Hayatımızı ya geçmişte yaşadıklarımıza göre ya da gelecekte yaşamak istediklerimize göre planlıyoruz. Bu sırada anı kaçırıyoruz sevgili blogger. Halbuse anı yaşamak en önemlisi. Bunu ben demiyorum. Uzmanlar söylüyor. Rönesans uzmanları. Carpe Diem diye bir felsefe çıkarmışlar yeni. Okudum biraz, çok enteresan bir felsefe. İnsanoğlunun yaşama bakışına yeni bir açılım katacağa benziyor. Önümüzdeki 10 yılda hakkında bolca şey okuyacağız gibi.
Neyse işte sevgili blogger. Ben de yılbaşını evimde mandalin+TRT1+internet sörfü eşliğinde geçirirken birden linklerden birinde bu yeni felsefeyi okudum. Anı yaşa diyordu. Önce garip karşıladım tabi. "Tabi ki anı yaşayacağız g*ttoş, başka çaremiz mi var sanki?" diye içimden küfrettim fakat yine de yazıyı okumaya devam ettim. Yazıyı okudukça Carpe Diem kavramını tamamen g*tümden anladığımı farkettim ve içimden "özür dilerim kanka, bir yanlış anlaşılma olmuş, kusura bakma" şeklinde özür diledim. Neyse işte, yazıyı okudukça anladım ki ben aslında geçmişte yaşıyordum sevgili blogger. Ohooo, avustralyada falan çoktan 2011'e girmişlerdi bile, ben hala 2010'daydım. İşte o anda kendime hemen bir çeki düzen vermeye karar verdim.
Fakat sonra üşendim, dedim, şimdi yatayım, sabah erken kalkar çeki düzeni öyle veririm.
Sonra sabah uyandım. Baktım daha güneş doğmamış. Aha dedim. İşte fırsat. Yeni yıl, yeni fırsatlar. Bu saatte daha dışarda kimse yoktur. Yeni yılda sokaklarda dolaşan ilk insan olayım, hayatımı yaşayım, maceraperest olayım, ruhumu yeniliklere açayım diye düşündüm. Hemen elbiselerimi giydim. Evden çıktım. O beybi, sokaklarda yalnız yürüyecektim.
Fakat sokak kapısını bir açtım, ne göreyim. Hemen, tam da o anda, önümden biri geçti. Ulan hani sokaktaki ilk insan ben olacaktım.
Heyhat. Kader bana oyununu oynamıştı.
Neyse işte. Yazı bu. Fakat bu Carpe Diem meselesini unutma hafız blogger. Diyorum sana bak, önümüzdeki 10 yıl içinde çok trendy olacak. Aleksi bey demişti dersin sonra.
Optm kib bye.
Henüz farketmemiş olabilirsin diye söylüyorum, artık 2011 yılındayız. Biliyorum, bir süre daha defterinin üst köşesine tarih yazarken yanlışlıkla 2010 yazmaya devam edeceksin. Ama merak etme, senin böyle bir mallık yapman bizi neyse ki bir yıl geriye götürmeyecek. Neden? Çünkü zaman denilen zımbırtı sadece tek yönde ve kesintisiz ilerleyen bir şey. Geriye de gidemiyorsun, hooop 10 yıl sonraya da atlayamıyorsun. Ve zaman olayının bu sıkıntı verici özelliğinden ötürü hepimiz mutsuzluk çekiyoruz. Haydi gelin itiraf edelim, hangimiz on yıl geriye dönüp yaptığı bir hatayı düzeltmek istemedi ki. Ya da hangimiz 3 hafta ileriye gidip sayısal loto rakamlarını öğrenip sonra geri dönmek istemedi ki. Hepimiz isteriz bunları.
Sevgili blogger, farkında olduğun gibi aslında insanoğlu için geçmiş ve gelecek her zaman şimdi ki zamandan daha heyecan verici. Hayatımızı ya geçmişte yaşadıklarımıza göre ya da gelecekte yaşamak istediklerimize göre planlıyoruz. Bu sırada anı kaçırıyoruz sevgili blogger. Halbuse anı yaşamak en önemlisi. Bunu ben demiyorum. Uzmanlar söylüyor. Rönesans uzmanları. Carpe Diem diye bir felsefe çıkarmışlar yeni. Okudum biraz, çok enteresan bir felsefe. İnsanoğlunun yaşama bakışına yeni bir açılım katacağa benziyor. Önümüzdeki 10 yılda hakkında bolca şey okuyacağız gibi.
Neyse işte sevgili blogger. Ben de yılbaşını evimde mandalin+TRT1+internet sörfü eşliğinde geçirirken birden linklerden birinde bu yeni felsefeyi okudum. Anı yaşa diyordu. Önce garip karşıladım tabi. "Tabi ki anı yaşayacağız g*ttoş, başka çaremiz mi var sanki?" diye içimden küfrettim fakat yine de yazıyı okumaya devam ettim. Yazıyı okudukça Carpe Diem kavramını tamamen g*tümden anladığımı farkettim ve içimden "özür dilerim kanka, bir yanlış anlaşılma olmuş, kusura bakma" şeklinde özür diledim. Neyse işte, yazıyı okudukça anladım ki ben aslında geçmişte yaşıyordum sevgili blogger. Ohooo, avustralyada falan çoktan 2011'e girmişlerdi bile, ben hala 2010'daydım. İşte o anda kendime hemen bir çeki düzen vermeye karar verdim.
Fakat sonra üşendim, dedim, şimdi yatayım, sabah erken kalkar çeki düzeni öyle veririm.
Sonra sabah uyandım. Baktım daha güneş doğmamış. Aha dedim. İşte fırsat. Yeni yıl, yeni fırsatlar. Bu saatte daha dışarda kimse yoktur. Yeni yılda sokaklarda dolaşan ilk insan olayım, hayatımı yaşayım, maceraperest olayım, ruhumu yeniliklere açayım diye düşündüm. Hemen elbiselerimi giydim. Evden çıktım. O beybi, sokaklarda yalnız yürüyecektim.
Fakat sokak kapısını bir açtım, ne göreyim. Hemen, tam da o anda, önümden biri geçti. Ulan hani sokaktaki ilk insan ben olacaktım.
Heyhat. Kader bana oyununu oynamıştı.
Neyse işte. Yazı bu. Fakat bu Carpe Diem meselesini unutma hafız blogger. Diyorum sana bak, önümüzdeki 10 yıl içinde çok trendy olacak. Aleksi bey demişti dersin sonra.
Optm kib bye.
2010-12-07
Avantaj
Sevgili Blogger hafız,
Şüphesiz yurt dışında, küçük ama güzel bir evde tek başına yaşamanın avantajları saymakla bitmez. (Mesela youtube'e engelsiz bağlanmak, evde boxer ile gönlünce dolaşmak vesaire bunlardan bazıları.)
Ama benim için yurt dışında tek başıma yaşamamın en iyi tarafı kendi kendime rahatça konuşabiliyor olmam. Evde kimse olmadığı için çok rahat konuşuyorum kendimle. Kimse de yargılamıyor beni. Sokakta da nasılsa kimse anlamıyor dediklerimi. Mırıldana mırıldana yürüyorum. Vay şizofrene bak diyen olmuyor hiç.
Zaten evropalı insan geniş oluyor. Cıblak bile gezseniz size bişi demez. Galiba yani. Havalar ısınsın, deneyeceğim bunu.
Öyle işte, aklıma geldi, sana da söyleyeyim diye düşündüm. Sesli düşündüm. Onay verdim kendi kendime.
Tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti'nde seviyorum seni blogger kanka. Öptm. Bye.
Şüphesiz yurt dışında, küçük ama güzel bir evde tek başına yaşamanın avantajları saymakla bitmez. (Mesela youtube'e engelsiz bağlanmak, evde boxer ile gönlünce dolaşmak vesaire bunlardan bazıları.)
Ama benim için yurt dışında tek başıma yaşamamın en iyi tarafı kendi kendime rahatça konuşabiliyor olmam. Evde kimse olmadığı için çok rahat konuşuyorum kendimle. Kimse de yargılamıyor beni. Sokakta da nasılsa kimse anlamıyor dediklerimi. Mırıldana mırıldana yürüyorum. Vay şizofrene bak diyen olmuyor hiç.
Zaten evropalı insan geniş oluyor. Cıblak bile gezseniz size bişi demez. Galiba yani. Havalar ısınsın, deneyeceğim bunu.
Öyle işte, aklıma geldi, sana da söyleyeyim diye düşündüm. Sesli düşündüm. Onay verdim kendi kendime.
Tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti'nde seviyorum seni blogger kanka. Öptm. Bye.
2010-12-01
Ukte
Merhaba sevgili blogger. Bugün senlen çok önemli bir sırrımı paylaşacağım.
Sevgili blogger hafız, ben neden fotoğrafçı oldum biliyor musun? Bilmiyorsun tabi Anlatayım.
Ben aslında resim çizmek istiyordum. Fakat resim çizmeye yeteneğim yoktu. O yüzden daha kolay yol olan fotoğraf çekmeye karar verdim. Böylece gördüğüm şeylerin resimlerini makine birebir hemencecik çiziverecekti. Oh ne güzel memleketti. "Armut piş ağzıma düş"tü.
Bazen düşünüyorum mesela sevgili blogger.
Ressam olsaydım ne olurdu diye.
Örneğin aşağıdaki fotoğrafın resmini yapsam nasıl olur diye oturdum, resmini yaptım.
Evet sevgili blogger, ne yapayım. Ben de sadece çöp adam çizebilen biriyim işte.
Başka bir örnek:
Aslında pek fena olmadı sanki bu sefer. Gölge falan çizmek daha kolay sanki. Değil mi?
Gölge olmasa peki nasıl olacak?
Bunu sevdim ben. Benziyor bence.
Daha sade şeyler çizersem de şöyle oluyor:
Bu sadelik işini pek kıvıramadım sanırım. Sade resimde çizecek bir şey bulamıyorsun ki.
Olmayan şeyi nasıl çizeyim allasen.
Neyse işte sevgili blogger. Benden ressam olur bence.
Bu yıl günü gününe çalışırsam olmayacak iş değil.
Başaramazsam bile denemiş olurum, içimde ukte olarak kalmaz.
Değil mi?
Karakalem çalışırken öpüyorum seni sevgili blogger. Hoşçakalasın.
EDIT: Evet sevgili blogger kanka, fotoğrafları da ben çektim. Ama senin şu anda çizimlere odaklanman lazım. çizimlere odaklaaan, çizimlere odaklaaan.....
EDIT: Evet sevgili blogger kanka, fotoğrafları da ben çektim. Ama senin şu anda çizimlere odaklanman lazım. çizimlere odaklaaan, çizimlere odaklaaan.....
Melaba, Ben Aleksi
- neredeyse 27 yaşındayım. bekarım.
- hobilerim arasında kitap okumak ve yürüyüş yapmak var.
- dünya barışına inanıyorum. yeterince inanırsak olur bence. yeterince inanıyorum. çok da fazla inanmıyorum ama. yeteri neyse o kadar inanıyorum.
- bence insanlar inançları için hor görülmemeli. benim gözümde mini etek giyenle türban takan aynı. ama ikisini aynı anda yapan biri çıkarsa hiç çekinmem ayıplarım.
- milli takımı tutuyorum. ayrıca laikliğe inanıyorum. yeterince inanırsak olur bence.
- din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğine inanıyorum. laiklikten ayrı olarak inanıyorum buna. yeterince inanırsak ayrılabilir gibime geliyor.
- gazeteleri köşe yazıları için okuyorum.
- günde en az bir çorba kaşığı elma sirkesi içiyorum.
- en güvendiğim insan seda sayan.
- boyum 1.69 ama önemli olanın boy değil işlev olduğuna inanıyorum.
- laikliği çok seviyorum. kendini 3 kelimeyle tanımla deseler ilk olarak laikçiyim derim.
- de'leri ki'leri ve mi'leri bitişik yazmayı çok seviyorum. bence insan mi'leri bitişik yazdığı için küçük görülmemeli.
- bence önce kendi dilimize sahip çıkmalıyız ondan sonrada başka dillerede sahip çıkabiliriz. ingilizceye sahip çıkmadan önce kendi dilimiz için herşeyi yapmalı önümüzden gideni ardımıza koymamalıyız.
- eğitimin şart olduğuna inanıyorum. herkesi yeterince eğtirsek hepimiz laikçi olabiliriz. ülkemizi cahil insanlardan arındırırsak çok güzel bir yer olacak bu üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz. eğer beğenmeyenler varsa ya sevsinler ya terketsinler. ülkemiz çok güzel bence. herkes beğenmeli yani. bunu profilinde paylaşmayanlar beni silsinler lütfen. tüm listeni davet et. yüzde 100 çalışıyor.
- fazla kilolarımdan şikayetçi değilim. vücudumla barışık yaşıyorum.birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi şişman ve zayıf diye ayıranlar aramıza nifak tohumları ekmeye çalışanlardır. bunlar hep amerikan ve israilin gizli oyunlarıdır. oyuna gelmeyelim arkadaşlar. bunu profilimizde paylaşalım.
- çok çevreciyim. geridönüşümlü olmayan hiçbirşeyi satın almıyorum. 2 sene önce 15 kilo kutu kola tenekesinigeri dönüşüme verdim. geçen sene 13 kiloydu önce. bir önceki senenin geridönüşüm miktarının altında kalmamak için aralık ayında toplam 150 tane kutu kola içtim. toplamda 16 kg geri dönüşüm yaptım. bu sene şimdiden 18 kg geri dönüşüm yaptım bile. daha çok geri dönüştürmek için her gün 2 tane kutu kola içiyorum.
- kulağa hoş gelen her türlü müziği dinlerim.
Subscribe to:
Posts (Atom)
.jpg)








