Sevgili blogger,
Sana da oluyor mu hiç, hani böyle birine bir şey demek için ona bir şey anlatmaya başlarsın da sonra uzun uzun anlatırsın da konudan konuya atlarsın ama bir türlü sadede gelemezsin de sonra gelmek istediğin sadedi unutursun ya da söylemekten vazgeçersin. Bildin mi? Hah işte. O durum bana hiç olmuyor galiba sevgili blogger.Sinir bozucu bir durum değil mi sence de sevgili blogger? (Yanlış anlama ama. Kötü bir şey olarak söylemiyorum bunu, alınma hemen. Benim bunu yapan arkadaşlarım var, hepsi de çok mert insanlardı, tanısanız seversiniz yani)
Şimdi tabi sen bu soruyu yine retorik falan sandın ama öyle değil yani. Soruyorum gerçekten. Ama tabi bloggerlık müessesesi eskisi gibi değil artık. Kimse yorum yazmıyor. O yüzden gelip de cevap olarak yorum bırakan olmaz sanırım. (Şimdi bunu böyle yazdım diye biri çıkıp inadına yorum yapacak. O insanlara da ne yazık. Ters psikoloji yapıyorum burada, hemen yutuyorlar. Küçük çocuk gibi.) Ama mesela feysbuka yazsan hemen gelip yorum yaparlar. Ama benim feysbukum yok artık tabi. Yazdığım her yazının linkini orada paylaşmıyorum. Bu yüzden burayı okuyan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Gönül ister ki daha çok kişi okusun, buraya reklam alalım "Özdilek Havlu" falan. "Mumcuk havlu" da olabilir. Parası iyi olsun yeter. Hatta var ya, havlu olmasa da olur. Bakliyat falan da olur. Hem bakliyat sağlıklı. Protein hep. Neden protein? Çünkü bakliyat familyasındaki bitkilerin kökleri azotu bilmem ne hücrelerine bağlayabiliyorlar mıydı? Neydi o hakkaten? Bak işte, retorik olmayan bir soru daha.
Bu kadar yazdım yazdım sadede gelemedim. Saded (sadet mi yoksa?) neydi unuttum mu acaba? Sanırım başta anlattığım durum bana da oluyormuşsa demek ki. Ee, ne oldum değil, ne olacağım demeli, umduğunu değil bulduğunu yemeli. Bir de herkesin tuttuğu kendine vardı. Ortaokul esprileri işte. Denizin ortasında ne var veya saçmalanmaz taranır gibi bu da. Ne güzel.
Haa, ama tabi bu sadet (saded mi yoksa?) konusunu tekrar açarak aslında bir bakıma sadede de gelmiş mi oluyorum? Evet. (bu soru retorikti). Böyle de manyak yazıyorum işte. Haa, ama şimdi siz çıkıp "ulan bu kadar yazdı, saçma bir sadede bağladı, niye okudum şimdi bunu?" diye kendi kendinize retorik retorik sorular sorabilirsiniz. En doğal hakkınız. Ama unutmayın ki sevgili bloggerlar, biz bu yazıları siz okuyun diye yazıyoruz. Buraya istersem delik çorabımdan kaçan serçe parmağıma dair bir güzelleme yazarım, sen onu kafana takmayacaksın. Senin işin gelip bunu okumak.
Okuyucusun sen. Yegane görevin bu.
Optm kib bye.
Not: Bu arada saded diye bir kelime var mı hakkaten? Birisi gidip tdk'ya baksa ya.
2012-10-30
2012-10-23
Liste
Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım konuları aşağıya yazıyorum.
-Dolu otobüsler
-Yaya geçitleri
-Değer
-Orta sınıf
-Bilim
-Otorite
-Sosyal güvenlik
-Kalkınma
-Çevre
-Cengo
-İstatistik
-Twitter
-Wikipedia
-Denge
-Para
-Ponzi
Bunları tek başlarına birer post' konu edebileceğim gibi bir kaç tanesini bir arada kullanmak suretiyle de şaapabilirim. Hatta kim bilir, belki de hepsini tek bir blog yazısı olarak görebilirsiniz önümüzdeki günlerde.
optm kib bye
-Dolu otobüsler
-Yaya geçitleri
-Değer
-Orta sınıf
-Bilim
-Otorite
-Sosyal güvenlik
-Kalkınma
-Çevre
-Cengo
-İstatistik
-Wikipedia
-Denge
-Para
-Ponzi
Bunları tek başlarına birer post' konu edebileceğim gibi bir kaç tanesini bir arada kullanmak suretiyle de şaapabilirim. Hatta kim bilir, belki de hepsini tek bir blog yazısı olarak görebilirsiniz önümüzdeki günlerde.
optm kib bye
2012-10-01
İnşa edilmiş gerçeklik ve istatistik
Öncül not: Yazının başlığı ingilizce daha havalı oluyor. Oku bak: Constructed Reality and Statistics
![]() |
| TR - BİLİMSEL GERÇEK: Eğer vücudunuzdaki tüm damarları alır ve uç uca eklerseniz, ölürsünüz. |
Sevgili blogger, hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) bilimin çok süper olduğunu biliyoruz. Bir şey bilimsel bir gerçekliğe dayanıyorsa hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) onu sorgulamadan kabul ediyoruz. Hepimiz (sen, ben, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişi) aslında science fanboy'larıyız. Neden ısrarla parantez kullandım? Çünkü ne yazık ki bilime inanmayan insanlar da var çevremizde. Evet, var yani. Napalım?
Neyse sevgili blogger. İkinci grupta da bilimin dogmaya dönmesine karşı çıkan insanlar var. Bunlar bilimsel gerçeklikleri sorgulamadan değil, sorgulayıp kabul ediyorlar ve çoğu zaman bilimin birçok önemli soruya cevap veremediğini/veremeyeceğini söylüyorlar. Sevgili blogger, yazının burasına kadar okuduysan sana bir itirafta bulunacağım. Ben aslında sizden (sen, cengo ve bu blogu okuyan kalan iki kişiden) biri değilim. Size yazının başından beri yalan söyledim. Ben aslında bu ikinci gruba giriyorum. (Şimdi ebel cengo gelip "olm ben de ikinci gruptayım" derse inanmayın. O ben ne yaparsam onu yapıyor zira. Uslanmaz bir copycat olan cengo kopyacılık yapmayı çok sever zaten. Misal telefon olarak apple kopyası androyik kullanır, falan. Neyse.)
Sevgili blogger, peki ben neden bilimi o kadar da çok sevmiyorum? Anlatayım.
Şimdi mesela yıl olmuş 2012, o çok yücelttiğimiz bilim hala mutluluğun formülünü bulabilmiş değil. Hatta bırak mutluluğun formülünü, bilim insanları "zeki insanlar daha mı mutlu olur yoksa daha mı mutsuz olur?" sorusunu bile cevaplayabilmiş değiller. Ya da "çok para mı daha mutlu eder yoksa yok para mı?" sorusu da cevapsız bekliyor. Genelde verdikleri cevap "it is complicated" oluyor. Complicated'sa bana mı complicated lan mal oğlu mal. Hem soruya cevap vermiyorsun hem de gelmişsin bir de ağzını yamulta yamulta "it iz komplikaeytıd" diyorsun bana. Önce türkçe öğren.
Of neyse. Sinirlendim. Bir ara verip biraz nefes alayım.
Aradan istifade, sevgili blogger bu zeka-mutluluk ilişkisi üzerine benim de bir tezim var. Zeki olmak mutlu etmiyor sevgili blogger ama ortalıkta dolaşıp "ben zekiyim" demek ya da insanların gelip sana "sen zekisin" demesi mutlu ediyor. Hadi gelin itiraf edelim kendimize, hangimiz solo test'te tek piyon bıraktığında kendini inanılmaz mutlu hissetmedi ki? Ortalıkta "olm tek piyon bıraktım, inanılmaz zekiyim" demek çok mutlu etmedi mi bizi? Hele bir de etrafınızda hala tek piyon bırakamayan normal, halktan insanlar varsa ne mutlu size. Dünyanın en mutlu vatandaşı sizdiniz. Değil mi ama? (Şimdi sevgili blogger, aranızda hala "ben hiç tek piyon bırakamadım ki" diyenler varsa hemen bu blogu okumayı bıraksın, google'da aratsın bunu. İyice öğrenmeden de gelmesin.) Demek ki benim tezim doğru. Evet.
![]() |
| Hepimiz bir Einstein kadar zekiyiz ama bu blogda harcanıyoruz resmen. Ah ulan. |
Neyse sevgili blogger. Konumuza geri dönecek olursak, bilim aslında o kadar da süper bişi değil yani. Zaten bu öğrendiklerimiz gerçek hayatta ne işimize yarayacak ki yani? Değil mi ama. Hehe.
Sevgili blogger kanka, bu bilim denen şeye hakkaten güven olmaz. Neden? Ana metodu tümevarım olan bir meşgaleden bahsediyoruz burada. Durursun durursun, bir siyah kuğu çıkarırsın adamın karşısına, bir istisna gösterirsin, adamın bütün teorileri falan hep çöker. (Bu noktada gidip wikipedia'dan "scientific paradigm", "paradigm shift", "Kuhn" diye aratır mısın sevgili blogger, üşendim yazmaya şimdi.)
Tabi bilim adamları mutlu ve hatta zeki olmayabilirler belki ama kesinlikle çok kurnazlar sevgili blogger. İstatistik diye bir şey icat etmişler, diyorlar ki bir tane istisnadan bir şey olmaz. Yüzdedoksandokuznoktadokuzyüzdoksandokuz ihtimal derler sana, confidence interval derler, measurement error derler vs. senin gösterdiğin istisnayı itin g*tüne sokarlar afedersin.
Evet sevgili blogger, üzgünüm ama bilim adamlarının "at y*rrağı basura iyi geliyormuş" türünden gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan haberlerinin hemen hepsi "yüz basurluyu atlarla halvet ettik, 97sinin basurundan eser kalmadı" türünden bir istatistik ile bulunmuş bulgular. Hatta sevgili blogger işte "en saf bilim" dediğimiz fizikte bile higgz bozonu var ya hani, onu bile istatistikle buluyorlar. Rezalete gel sen. Oh may gad. Cengo ve tayfasından da bu beklenirdi bence.
Mesela geçen gün gdo'lar kanser yapıyor araştırması çıktı. Orada da gasteler hemen "gedeolar hep kanser yapıyor, yüzde yüz çalışıyor, bunu beğenmeyen beni arkadaş listesinden silsin" türünden haberler yaptılar hemen. Halbuki o çalışmada gedeo ile beslenen farelerin istatistiksel olarak gdo ile beslenmeyen farelerden daha yüksek bir oranda kanser olduklarını söylüyordu. Gedeo ile beslenip kanser olmayan fareler de var yani. Üstelik bu sadece tek bir çalışma. Yani belki de bu çalışmayı 99 kere daha yapsak aynı sonucu bulamayacağız. Ama bunu henüz bilmiyoruz. Bu çalışmanın tek katkısı "reasonable doubt" dediğimiz şüpheyi oluşturması ve güçlendirmesidir (ki bu şüphe zaten hepimizde vardı, yeni bir şey değil). O yünden iyi bir şey. Ama at y*rrağı bulmuş basurlu gibi atlamamak lazım bu habere.
Neymiş demek ki sevgili blogger, bilimsel gerçekliğe dikkatli yaklaşmak lazım. Niye? Çünkü bilimsel gerçeklik sana diyor ki "nükleer santraller güvenli, bir kaza olma riski yüzdesıfırnoktasıfırbir bile değil. Evinizdeki tüpün patlama olasılığı bile daha yüksek. O yüzden kurmalıyız nükleer santral." [Bu arada Ty-Yeap'in "evinizde de tüp var, o da patlayabilir" dediği şey bu. Ona bu olasılığı anlatmışlar danışmanları, o da anlamamış. Çünkü asıl önemli olan olasılık değil, sonuç ve çıktıları (outcome) da hesaba katan "expected value" (beklenen değer?). Neyse. Bunu da kenara not düşelim.]
Negatively skewed normal distribution ile seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
Son not: cengo dangozu "artık eskisi gibi uzun yazılar yazmıyorsun, çok boktan yazıyorsun" dediği için böyle uzun uzun yazdım. Bu yazıyı da ona ithaf etmek istiyorum.
2012-09-22
Sevgili Günlük
Sevgili blogger, bundan sonra buraya günü gününe, her gün yaşadığım önemli olayları yazacağım. (Yazamadı)
2012-09-04
sen kalkınma ulan ayı!!
Sevgili blogger, kalkınacağız diye ne çok çalışıyoruz, değil mi? Çevremize verdiğimiz zarar bir yana, kendimize zarar veriyoruz. Belki de bu işe hiç kalkınmasaydık iyiydi.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Avcı/toplayıcı toplumda seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.
Optm kib bye.
Çekirdek
Bir insan düşünün ki siyah zeytinin tadını yeşil zeytinden daha çok seviyor, hatta yeşil zeytin pek sevmiyor ama kahvaltıda çekirdeği çıkarılmış yeşil zeytini siyah zeytine tercih ediyor.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
İşte o insan benim sevgili blogger.
Neden öyle yapıyorum? Tembellikten tabi ki. Şimdi kim uğraşacak çekirdek çıkarmakla, hazır çıkarılmışı var burada işte.
Çekirdeği çıkarılmış siyah zeytin satılsa en çok ben alırım.
2012-09-03
Corrado Gini isimli şahıs!
Bugün ekonomici bir arkadaşımla muhabbet ederken artık insanlığın teknoloji ve refah düzeyi olarak yeterince ilerlediğine kanaat getirdik ve bundan sonraki asıl amacımızın bu ulaştığımız maksimum refah düzeyini bütün insanlığa yaymamız gerektiği olduğuna karar verdik.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Bu kanıya benden akıllı olan yeni androyikli cep telefonum hakkında atıp tutarken vardık.
Not: Max Otto Lorenz akıllı olsun.
2012-09-02
video killed the radio star
Eskiden (tivitır, feysbuk falan yokken yani) blogger aleminde ne kadar mutluyduk değil mi sevgili blogger? Geçti o günler ama sanırım. Kimse blog okumuyor artık.
Bir de sosyalleştiğimiz deviantart vardı ki, süper ötesi bir şeydi bence.
2012-04-22
Yoksa siz hala Türkiye'de misiniz?
Geçen gün arkadaşım bana dedi ki "sen bloguna göre hala Fransa'da görünüyorsun". Bir an şaşırdım da karşı cevap veremedim. Neden şaşırdım? Çünkü bir arkadaşım blogumu mu okuyormuş??!! Aman allahım. Hiç beklenmedik işler bunlar.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
Neyse işte, o an biraz daha aklı selim olsaydım "Feysbuka göre de filipinlerde yaşıyorum" diyecektim. Online hayatların ne kadar sahte olduğuna vurgu yaparak. Köşesinden sosyal mesaj vererek.
Hindistanda seviyorum seni sevgili blogger.
Optm kib bye.
2012-03-10
als das kind kind war
![]() |
| Als das Kind Kind war, hatte es von nichts eine Meinung, hatte keine Gewohnheit, saß oft im Schneidersitz, lief aus dem Stand, hatte einen Wirbel im Haar und machte kein Gesicht beim fotografieren. |
2012-02-25
Alibeyköy(ü)
Geçen gün bir duvarda kendilerini "Alibeyköylüler" olarak tanımlamış bir grup insanın yazdığı bir yazı dikkatimi çekti sevgili blogger. Şimdi tam hatırlamamakla birlikte yazı "Burası bizim semtimiz, bitmez tükenmez sevgimiz" gibi, bu insanların alibeyköye karşı duydukları sonsuz sevgiyi anlatmaktaydı. Ben de düşündüm sevgili blogger, "bir insan alibeyköyü niye sever?" diye. Sonra kendi sorumu kendim cevapladım:
-Çünkü Alibeyköyü seversen orası dünyanın en güzel Alibeyköyüdür, ama dünyanın en güzel Alibeyköyünü sevmezsen, orası dünyanın en güzel Alibeyköyü değildir.
Seni seviyorum blogger.
Optm gib bye.
2012-01-28
icraatın içinden
Sevgili blogger, şu yaşıma geldim, hayattaki başarılarımı bir elin parmaklarıyla sayabiliyorum. Aşağıya, madde madde hayattaki başarı eşiklerini ve performansımı yazıverdim.
- Ev sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Araba kullanmayı öğrenmek: BAŞARISIZ
- Düzenli maaş sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Evlenmek: BAŞARISIZ
- Nişanlanmak: BAŞARISIZ
- Sevgili sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde oda sahibi olmak: BAŞARISIZ
- Anne evinde yatak sahibi olmak: BAŞARISIZ (Kanapede yatıyorum, evet)
- Bilgisayar sahibi olmak: BAŞARILI
Sonuç olarak, madde bağımlılığı kötü bir şey yani.
Böyle işte. Optm kib bye.
Böyle işte. Optm kib bye.
2011-11-14
ekonomi aslında iyiymiş
sevgili blogger, haddim değil biliyorum ama sana hayatta vereceğin tavsiyeler hakkında bir, bilemedin iki tavsiye tavsiye vermek istiyorum.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
bilemedin, iki.
1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.
2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.
demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.
ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.
-o yüzden sevgili öss'ye hazırlanan hafız, kazanabiliyorsan ekonomi kazan.
-oh, I see what you did there, hillarious.
2011-09-22
Olaylaaar, olaylar.
Sevgili blogger, zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Geçen sene bu zamanlar yaptıklarım daha dünmüş gibi aklımda. Gerçi düşününce, dün ne yediğimi hatırlamıyorum. Bu nedenle "dünmüş gibi aklımda" diyince sanki çok iyi hatırlıyormuşum gibi sanma. Son post'tan beri başıma gelenler şöyle bir toparlayayım diyorum şimdi. Maksat ('kasıt'tan geliyor bu kelime, orijinali arapça) bir toplumsal bellek oluşturmak, sözlü tarih çalışması yapmak. Gerçi yazılı tarih mi oluyor buraya yazınca yoksa? Yazılı tarif. Başlıyorum.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.
2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.
3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.
4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.
5- Yok beş meş, bitti bu kadar.
Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.
2011-08-04
Window of Opportunity
Sevgili blogger,
Bilindiği üzere ben yakışıklı falan değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Zaten çok yakışıklı olmayan ben, bunun üstüne gençliğimde bir de aşırı zayıftım ve çirkinliğime çirkinlik katıyordu bu durum. Sonra bari kilo alayım, olabileceğim optimum yakışıklılığa geleyim diye kilo almaya çalıştım, sonra başarılı olup kilo aldım, ama bu seferde fazla kilolu olduğum için çirkinliğime çirkinlik kattım. O "optimum" kiloyu ne ara kaçırdım, onu ben de bilmiyorum.
Aşağıda durumumu görsel olarak daha iyi anlayabilmen için bir de grafik koyuyorum sevgili blogger. Excel'de çizdim. Çok güzel excel biliyorum. Ters parabolik fonksiyon yazdım da çizdim. (Matematik derslerinde "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diyen kişilere örnek olsun mesela. Bakın işte, geyik grafik çizmek için kullanabiliyorsunuz.)
Grafik, benimle aynı boyda olan normal, ortalama yakışıklılıktaki bir insan ile benim yakışıklılığımı karşılaştırıyor. Grafiğe göre 60 kg civarı falan optimum kilom benim. Evet, bu kadar açıklama yeter. Hadi kal sağlıcakla sevgili blogger. Optm kib bye.
Bilindiği üzere ben yakışıklı falan değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Zaten çok yakışıklı olmayan ben, bunun üstüne gençliğimde bir de aşırı zayıftım ve çirkinliğime çirkinlik katıyordu bu durum. Sonra bari kilo alayım, olabileceğim optimum yakışıklılığa geleyim diye kilo almaya çalıştım, sonra başarılı olup kilo aldım, ama bu seferde fazla kilolu olduğum için çirkinliğime çirkinlik kattım. O "optimum" kiloyu ne ara kaçırdım, onu ben de bilmiyorum.
Aşağıda durumumu görsel olarak daha iyi anlayabilmen için bir de grafik koyuyorum sevgili blogger. Excel'de çizdim. Çok güzel excel biliyorum. Ters parabolik fonksiyon yazdım da çizdim. (Matematik derslerinde "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diyen kişilere örnek olsun mesela. Bakın işte, geyik grafik çizmek için kullanabiliyorsunuz.)
2011-04-15
Gel de inan şimdi...
Burçlara göre aşk hayatım ya iyi ya da vasat olacakmış bütün yıl boyunca. G*tümle güldüm buna. Bütün ayı hasta geçirdiğim şubat ve mart aylarında ise süper sağlıklı görünüyorum. Yaz ayları ise iş açısından katastrofik olacakmış. Bekleyip göreceğiz.
2011-03-31
Mutluluğu Paylaşmak
Sevgili blogger, nasılsın? Uzun süredir haberleşemiyorduk, ama merak etme, zaten pek önemli bir şey olmadı benim hayatımda. Gönül isterdi ki sana burdan yaşadığım maceraları, yaptığım gezileri, cüceler ülkesinde gördüğüm küçük insanları, devler ülkesinde gördüğüm büyük insanlar, atlar ülkesinde gördüğüm konuşan atları vs anlatayım ama sanırım bunun için Güliver’in Masalları adlı kitabı okuman senin için daha iyi olur. Fakat ben paylaşılabilir mutluluk gibi daha sıkıcı bir konuda yazı yazacağım.
Sevgili blogger, şüphesiz sen de Erol Taş’ın oynadığı o meşhur Susuz Yaz filmini biliyorsundur. (“Ben entelim, filmleri oyuncularıyla değil yönetmenleriyle hatırlıyorum azizim” diyorsan Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı diyorum sana). Filmde kısaca su kaynağının başında oturan toprak ağasının suyun önüne baraj çekip suyu diğer çiftçilerle paylaşmaması yahut paylaşma karşılığında fakir halktan maddi karşılıklar istemesi, diğer mazlum çiftçilerin çok mağdur olmaları ve zalim toprak ağasının filmin sonunda halka yaptığı bu kötülüğün cezasını çekmesi anlatılmakta. Şüphesiz bu filmi izleyen hiç kimse kendini zalim toprak ağası Erol Taş’ın yerine koymamıştır filmi izlerken. Herkes mazlum halk gözünden izlemiştir. Zaten film de o perspektiften çekilmiş.
Fakat neden sevgili blogger hafız? Neden? Suyun başında oturan bu adamın yaptığı hakkaten de kötü birşey mi? Sevgili blogger kanka, şüphesiz o su kaynağının başında sen otursaydın o suyu diğer çiftçilerle paylaşırdın, buna hiç şüphem yok. Ama sen paylaşsan senden sonraki bloggerlardan biri (ki o bloggerlar ki burayı okumuyorlar, hep diğer blogları takip ediyorlar, o yüzden zaten sevmem onları) baraj kurup suyu kendinden sonrakilerle paylaşmak için karşılık isteyecekti. Çünkü sevgili blogger, rasyonel birer dediğimiz insandan beklenilen kendi mutluluğunu en yüksek seviyeye getirmek istemesi ve bunu yaparken de elinden gelen herşeyi denemesidir. En azından 8 yıldır (hayatımın neredeyse üçte biri) okuduğum ekonomi bilimi bunu iddia etmekte. Ekonominin iddia ettiği diğer birşey ise mutluluğun bir kişiden diğer bir kişiye para (ya da başka bir meta, servis) aracılığıyla aktarılabildiği.
Bu su paylaşımı konusuna daha ekonomik bir perspektiften olarak bakarsak, karşımıza şöyle bir şey çıkıyor. En yukardaki, kaynağa en yakın oturan çiftçi, su kaynağından da yararlanacak ilk kişi. Diyelim ki bu çiftçinin tarlalarını sulamak için o su kaynağının toplam kapasitesinin yarısına ihtiyacı var. O zaman bu çiftçinin yapacağı mantıklı şey, o su kaynağının kapasitesinin yarısını kullanmasıdır. Aşağıda kalan 20 çiftçi de kalan yarısını mı kullanacak peki? Hayır, ikinci çiftçi de kendi payını aldıktan sonra üçüncü dördüncü derken büyük ihtimalle beşinci çiftçiye hiç birşey kalmayacak. Eğer yasama ya da uzlaşma yoluyla “herkes eşit kullanacak” gibi bir kural koymazsanız yaşanacak olan budur. Böyle bir konuda uzlaşma da sağlayamayacağınız için (ilk sıradaki adam neden uzlaşsın ki?), devlet zoruyla falan yapmanız lazım bunu. Ekonomik olarak rasyonel bir insan bir karşılık almadan kontrolü altında tuttuğu suyu başkalarıyla paylaşmak istemeyecektir.
Fakat sevgili blogger, lütfen “ulan pis ekonomistler, ne pis insanlarsınız ya, işiniz gücünün para, imanınız kâr olmuş sizin” gibi ithamlarla yargılama hemen bizi. Neden? Çünkü belki inanmayacaksın ama aslında biz o kadar da kötü insanlar değiliz. Hatta buna belki de hiç inanmayacaksın ama, biz mutluluğun paylaşıldıkça artacağına inanan insanlarız. Yani şunu demek istiyorum. Herkesin eşit su alması durumunda oluşacak toplam mutluluk, sadece tek kişinin kullanması ile oluşan toplam mutluluktan daha yüksek olacak. Ama bunu uygulamak biraz sorunlu. Ya devlet gelip silah zoruyla yapacak bu işi, ya da başka türlü yapacaksınız. Silah sevmeyen biri olduğum için, başka türlü yapılmasını tercih ederim açıkçası.
Peki nasıl mı sevgili blogger? Şöyle: Diyelim ki kaynakta 100 litre su var. İki tane de çiftçi olsun. Diyelim ki kaynağa yakın çiftçi tarlasını 50 litre suyla sularsa 150 lira kâr ediyor. 75 litre suyla sularsa da 200 lira kar ediyor. 100 litre suyla sularsa da 160 lira kar ediyor. Çünkü tarla bu, bir kapasitesi var sonuçta. Fazla su verirsen ürüne zarar verirsin. Peki bu adamın yapacağı mantıklı şey ne o zaman. Tarlasını 75 litre suyla sulaması, değil mi? Evet. Fakat bu çiftçi bu kararı alırken ikinci sıradaki çiftçiyi düşünmüyor haliyle. Ne oluyor peki, ikinci sıradaki çiftçi sadece 25 litre su alabiliyor ve 25 litre su karşılığında ise ancak 75 lira kar elde edebiliyor. Halbuki 50 litre su alsa o da 150 lira kar elde edecekti. Şu anki durumda çiftçiler suları 75+25 şeklinde bölüşüp 200+75=275 lira toplam kâr elde ediyorlar. Değil mi? Evet.
Peki sevgili blogger, sence ikinci çiftçi buna razı olur mu, olmaz. Gelir önce birinci çiftçiye çatar, “suyu sal ulan şerefsiz” der. Kavga falan çıkarır. Ama yukardaki çiftçi daha çok para kazandığı için daha semirmiş böyle, iyi yemek yiyor. Aşağıdaki de benim gibi çelimsiz kalmış. (Gerçi ben de iyi kilo aldım son bir kaç yılda ama benim lisedeki halimi hayal et o zaman, ettin mi? Hah işte öyle kalmış ikinci çiftçi de.) E bu kavgayı semirmiş olan birinci çiftçi kazanır öyleyse. Daha sonra sütten ağzı yanan ikinci çiftçi gelir birinci çiftçiye der ki, ağam, ağam, sen 25 litre daha su sal, ben sana 50 lira vereyim. O zaman senin kârın yine toplamda 200 lira olur. Ne dersin bu işe? Birinci çiftçi de mal değil ya o kadar, evet desin mesela. Ne oldu şimdi. Suyu 50+50 paylaştılar. Kârları 150+150= 300 oldu. Fakat ikinci çiftçi birinci çiftçiye 50 lira veriyor bir de sonunda. Kârlar 200+100=300 oldu o zaman. Şimdi bakarsan 300 lira kâr, ilk durumdaki 275 liradan daha yüksek. Birinci çiftçi aynı parayı kazanıyor, ikinci çiftçi de eskiden 75 kazanırken şimdi 100 kazanıyor. İşte buna da ticaret sonucu herkesin kazançlı çıkması diyoruz. Susuz yaz filminde Erol Taş’ın yapmak istediği de bu. Fakat o dönemlerde biz daha yeterince liberal piyasalarla tanışmadığımız için devlet olarak, bu öncü girişimi de anlamıyoruz haliyle.
Aslında sevgili blogger, düşünürsen biraz, hayatımızın bir çok yerinde buna benzer şeyler yapıyoruz yani. Sadece parayla yaptığımız ticari anlaşmalardan bahsetmiyorum. Arkadaşımıza kahve ısmarlıyoruz mesela, o da bizimle arkadaş oluyor dertlerimizi dinliyor. Sonra başka bir gün o bize kahve ısmarlıyor, biz onun dertlerini dinliyoruz. Bu karşılıklılığı iyi oturtursak süper arkadaş oluyoruz sonra. Sevgi saygı falan. Herkes böyle arkadaş olsa keşke. Bence çok istersek olabilir. Dünyada savaşlar olmasın.Silahları kıralım. Barış, özgürlük, kardeşlik... öhömm. Ne diyorduk? Konu dağıldı.
Karşılıklılık sevgili blogger. Birşeyler karşılığında mutluluğumuzun bir kısmını başka bir insana aktarıyoruz. Ama bizden eksilen x birim mutluluk diğer insana 3x birim mutluluk olarak geri dönüyor. O adam da bize kazandığı 3x den birini veriyor, alan memnun satan memnun oluyor sonra. Değil mi? Evet.
Sonuç olarak sevgili blogger, Erol Taş bence o kadar da kötü bir insan değil. Mal mıyız olm? Adam rol yapıyor orda zaten. Gerçek değil bunlar. Neden Erol Taş’tan nefret ediyorsunuz ki? Off, kime anlatıyorum ki.
Tamam kapat kapat, bitti yazı.
Sinirlendim sevgili blogger.
2011-01-27
2011-01-01
O son mandalinayı yemeyecektim...
Selamlar olsun sana türkü dostu, gönül insanı blogger kanka.
Henüz farketmemiş olabilirsin diye söylüyorum, artık 2011 yılındayız. Biliyorum, bir süre daha defterinin üst köşesine tarih yazarken yanlışlıkla 2010 yazmaya devam edeceksin. Ama merak etme, senin böyle bir mallık yapman bizi neyse ki bir yıl geriye götürmeyecek. Neden? Çünkü zaman denilen zımbırtı sadece tek yönde ve kesintisiz ilerleyen bir şey. Geriye de gidemiyorsun, hooop 10 yıl sonraya da atlayamıyorsun. Ve zaman olayının bu sıkıntı verici özelliğinden ötürü hepimiz mutsuzluk çekiyoruz. Haydi gelin itiraf edelim, hangimiz on yıl geriye dönüp yaptığı bir hatayı düzeltmek istemedi ki. Ya da hangimiz 3 hafta ileriye gidip sayısal loto rakamlarını öğrenip sonra geri dönmek istemedi ki. Hepimiz isteriz bunları.
Sevgili blogger, farkında olduğun gibi aslında insanoğlu için geçmiş ve gelecek her zaman şimdi ki zamandan daha heyecan verici. Hayatımızı ya geçmişte yaşadıklarımıza göre ya da gelecekte yaşamak istediklerimize göre planlıyoruz. Bu sırada anı kaçırıyoruz sevgili blogger. Halbuse anı yaşamak en önemlisi. Bunu ben demiyorum. Uzmanlar söylüyor. Rönesans uzmanları. Carpe Diem diye bir felsefe çıkarmışlar yeni. Okudum biraz, çok enteresan bir felsefe. İnsanoğlunun yaşama bakışına yeni bir açılım katacağa benziyor. Önümüzdeki 10 yılda hakkında bolca şey okuyacağız gibi.
Neyse işte sevgili blogger. Ben de yılbaşını evimde mandalin+TRT1+internet sörfü eşliğinde geçirirken birden linklerden birinde bu yeni felsefeyi okudum. Anı yaşa diyordu. Önce garip karşıladım tabi. "Tabi ki anı yaşayacağız g*ttoş, başka çaremiz mi var sanki?" diye içimden küfrettim fakat yine de yazıyı okumaya devam ettim. Yazıyı okudukça Carpe Diem kavramını tamamen g*tümden anladığımı farkettim ve içimden "özür dilerim kanka, bir yanlış anlaşılma olmuş, kusura bakma" şeklinde özür diledim. Neyse işte, yazıyı okudukça anladım ki ben aslında geçmişte yaşıyordum sevgili blogger. Ohooo, avustralyada falan çoktan 2011'e girmişlerdi bile, ben hala 2010'daydım. İşte o anda kendime hemen bir çeki düzen vermeye karar verdim.
Fakat sonra üşendim, dedim, şimdi yatayım, sabah erken kalkar çeki düzeni öyle veririm.
Sonra sabah uyandım. Baktım daha güneş doğmamış. Aha dedim. İşte fırsat. Yeni yıl, yeni fırsatlar. Bu saatte daha dışarda kimse yoktur. Yeni yılda sokaklarda dolaşan ilk insan olayım, hayatımı yaşayım, maceraperest olayım, ruhumu yeniliklere açayım diye düşündüm. Hemen elbiselerimi giydim. Evden çıktım. O beybi, sokaklarda yalnız yürüyecektim.
Fakat sokak kapısını bir açtım, ne göreyim. Hemen, tam da o anda, önümden biri geçti. Ulan hani sokaktaki ilk insan ben olacaktım.
Heyhat. Kader bana oyununu oynamıştı.
Neyse işte. Yazı bu. Fakat bu Carpe Diem meselesini unutma hafız blogger. Diyorum sana bak, önümüzdeki 10 yıl içinde çok trendy olacak. Aleksi bey demişti dersin sonra.
Optm kib bye.
Henüz farketmemiş olabilirsin diye söylüyorum, artık 2011 yılındayız. Biliyorum, bir süre daha defterinin üst köşesine tarih yazarken yanlışlıkla 2010 yazmaya devam edeceksin. Ama merak etme, senin böyle bir mallık yapman bizi neyse ki bir yıl geriye götürmeyecek. Neden? Çünkü zaman denilen zımbırtı sadece tek yönde ve kesintisiz ilerleyen bir şey. Geriye de gidemiyorsun, hooop 10 yıl sonraya da atlayamıyorsun. Ve zaman olayının bu sıkıntı verici özelliğinden ötürü hepimiz mutsuzluk çekiyoruz. Haydi gelin itiraf edelim, hangimiz on yıl geriye dönüp yaptığı bir hatayı düzeltmek istemedi ki. Ya da hangimiz 3 hafta ileriye gidip sayısal loto rakamlarını öğrenip sonra geri dönmek istemedi ki. Hepimiz isteriz bunları.
Sevgili blogger, farkında olduğun gibi aslında insanoğlu için geçmiş ve gelecek her zaman şimdi ki zamandan daha heyecan verici. Hayatımızı ya geçmişte yaşadıklarımıza göre ya da gelecekte yaşamak istediklerimize göre planlıyoruz. Bu sırada anı kaçırıyoruz sevgili blogger. Halbuse anı yaşamak en önemlisi. Bunu ben demiyorum. Uzmanlar söylüyor. Rönesans uzmanları. Carpe Diem diye bir felsefe çıkarmışlar yeni. Okudum biraz, çok enteresan bir felsefe. İnsanoğlunun yaşama bakışına yeni bir açılım katacağa benziyor. Önümüzdeki 10 yılda hakkında bolca şey okuyacağız gibi.
Neyse işte sevgili blogger. Ben de yılbaşını evimde mandalin+TRT1+internet sörfü eşliğinde geçirirken birden linklerden birinde bu yeni felsefeyi okudum. Anı yaşa diyordu. Önce garip karşıladım tabi. "Tabi ki anı yaşayacağız g*ttoş, başka çaremiz mi var sanki?" diye içimden küfrettim fakat yine de yazıyı okumaya devam ettim. Yazıyı okudukça Carpe Diem kavramını tamamen g*tümden anladığımı farkettim ve içimden "özür dilerim kanka, bir yanlış anlaşılma olmuş, kusura bakma" şeklinde özür diledim. Neyse işte, yazıyı okudukça anladım ki ben aslında geçmişte yaşıyordum sevgili blogger. Ohooo, avustralyada falan çoktan 2011'e girmişlerdi bile, ben hala 2010'daydım. İşte o anda kendime hemen bir çeki düzen vermeye karar verdim.
Fakat sonra üşendim, dedim, şimdi yatayım, sabah erken kalkar çeki düzeni öyle veririm.
Sonra sabah uyandım. Baktım daha güneş doğmamış. Aha dedim. İşte fırsat. Yeni yıl, yeni fırsatlar. Bu saatte daha dışarda kimse yoktur. Yeni yılda sokaklarda dolaşan ilk insan olayım, hayatımı yaşayım, maceraperest olayım, ruhumu yeniliklere açayım diye düşündüm. Hemen elbiselerimi giydim. Evden çıktım. O beybi, sokaklarda yalnız yürüyecektim.
Fakat sokak kapısını bir açtım, ne göreyim. Hemen, tam da o anda, önümden biri geçti. Ulan hani sokaktaki ilk insan ben olacaktım.
Heyhat. Kader bana oyununu oynamıştı.
Neyse işte. Yazı bu. Fakat bu Carpe Diem meselesini unutma hafız blogger. Diyorum sana bak, önümüzdeki 10 yıl içinde çok trendy olacak. Aleksi bey demişti dersin sonra.
Optm kib bye.
2010-12-07
Subscribe to:
Posts (Atom)


.jpg)
