2011-11-14

ekonomi aslında iyiymiş

sevgili blogger, haddim değil biliyorum ama sana hayatta vereceğin tavsiyeler hakkında bir, bilemedin iki tavsiye tavsiye vermek istiyorum.

bilemedin, iki.

1- platonik aşk yaşayan birine "abi seviyorsan git konuş bence" deme. takdir edersin ki adamda konuşacak cesaret olsa zaten gidip konuşacak.

2- askere gitmesi gereken birine "abi bence erteleyebiliyorsan ertele" deme. takdir edersin ki adam erteleyebilse zaten yapacak bunu.

demem o ki sevgili blogger hafız, sen akıllı olabilirsin, ama tavsiye verdiğin adam da aptal değil.

ekonomi bu yüzden iyi işte. çünkü ekonomi ilimi "herkes herkesin her şeyi bildiğini bilir" gibi güzel bir varsayıma sahiptir.

-o yüzden sevgili öss'ye hazırlanan hafız, kazanabiliyorsan ekonomi kazan. 
-oh, I see what you did there, hillarious. 

2011-09-22

Olaylaaar, olaylar.

Sevgili blogger, zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Geçen sene bu zamanlar yaptıklarım daha dünmüş gibi aklımda. Gerçi düşününce, dün ne yediğimi hatırlamıyorum. Bu nedenle "dünmüş gibi aklımda" diyince sanki çok iyi hatırlıyormuşum gibi sanma. Son post'tan beri başıma gelenler şöyle bir toparlayayım diyorum şimdi. Maksat ('kasıt'tan geliyor bu kelime, orijinali arapça) bir toplumsal bellek oluşturmak, sözlü tarih çalışması yapmak. Gerçi yazılı tarih mi oluyor buraya yazınca yoksa? Yazılı tarif. Başlıyorum.

1- Bacak Hafızası:
Sevgili blogger, böyle bir şeyin varolduğuna karar verdim. Nedir bu? Mesela bir yere gidiyorsun, sürekli olarak gittiğin bir yer mesela. Sonra gün geliyor, biri senden orayı tarif etmeni istiyor. Sen de tarif edemiyorsun. Neden? Çünkü hiç etrafına dikkat etmemişsin oraya giderken. Fakat kendin gitsen yolu elinle koymuş gibi buluyorsun mesela. İşte buna "bacak hafızası" denir. Ablamda varmış mesela. Geçenlerde beni eski işyerine yolladı, yolu tarif edemedi bir türlü. 200 metrelik mesafeyi "20 bilemedin 30 metre sonra" diye tarif etti. Neyse işte. Şimdi sen sevgili blogger, çıkıp da "ulan bacağın hafızası mı olur?" diye atar yaparsan "huzursuz bacak sendromu" derim sana sevgili blogger. Bacak huzursuzsa, kesin kafasına takılan bir şey olduğundandır. Hafızalı bacak.

2- Ekonomist olmaya gerek yok:
Sevgili blogger, büyük müteahit ali ağa'nın son reklamında bahsettiği şey doğru. Evet. Ekonomist olmaya gerek yok. Yatırımınızı yastık altına değil, toprak üstüne yapın. Bu kadar basit. Ben mesela 8 yıldır ekonomist olmaya çalışıyorum, öğrendiğim tek şey aslında öğrendiklerimin hiçbir işe yaramıyor olduğu. Şimdi sorsan dolar yükselecek mi diye, bilmem yani. Neden? Çünkü bunu bilmek mümkün değil. O zaman 8 senedir ne okuyorum ben? Doların yükselip yükselmeyeceğini neden bilemeyeceğimizin nedenlerini öğrendim. Buradan sana sesleniyorum sevgili blogger, asıl para ticarette. Üçe alıp beşe satacaksın.

3- Ingilizce bilmenin overrated bir talent olması:
Sevgili blogger, ingilizce dediğimiz dil, malum, günümüz global dünyasının en önemli yapıtaşlarından biri. Fakat sevgili blogger, aslında düşününce, ingilizce öğrenmeye çalışmak çok saçma bir şey. Neden? Çünkü asla yeterince iyi konuşamayacaksın nasılsa. "Ben ingilizce biliyorum" diye ortalıklarda dolaşma sevgili blogger, çünkü aslında bilmiyorsun. Nerden mi biliyorum bunu? İngilizceyi çok iyi bildiğini düşünen iki akademisyen ve benim beraber yazdığımız makalenin dil editinden kıpkırmızı gelmesinden biliyorum. O kadar dili süper olsun diye, kendinden emin yaz. Sonra native speaker alsın kalemi eline, versin ayarı, versin ayarı. Ben de diyorum ki işte, madem mükemmel bir şekilde bilemeyeceğiz, neden öğrenmek için uğraşıyoruz ki. Onu öğreneceğimiz zamanda yedi sezon seinfeld izleriz. Altyazılı ama.

4- Salon-Salamanje:
Sevgili blogger, öyle evler var ki, salon ve salamanjesi ortak. Halbuki bence hakikatlı bir evde hem salon, hem de salamanje olmalı. Ayrı yemek odası çok klas bir şey bence. Düşünsene sevgili blogger, misafirlerin geliyor, salonda ağırlıyorsun önce. Sonra yemek hazır olunca "Yemek odasına geçebiliriz" diyorsun. Tabi bence bir salamanje için olmazsa olmazlardan biri çift kanatlı açılan büyük camekanlı bir kapı. Günümüzde ali ağa gibi mütayitler L şeklinde salonlar yapıp sizi "salon-salamanje" diye kandırıyorlar, ama asıl gizli amaçları bu güzel kültürü ortadan kaldırmak. Yıllar önce benzer bir şeyi kütüphaneler için de yaptılar sevgili blogger. Artık hiç birimizin evinde ayrı kütüphane olarak kullanılan odalar yok. Halbuki atalarımız cetlerimiz zamanında kütüphane olarak kullanılan büyük salonlar var idi. Şimdi ise vitrine dizilmiş iki raf kitap var anca evimizde. Bu oyuna gelmeyin sevgili blogger. Ha, bir de, kütüphane ile çalışma odası da ayrı olmalı. Ama bu konuya ayrıca geleceğim.

5- Yok beş meş, bitti bu kadar.

Sağlıcakla kal sevgili blogger. Optm kib bye.

2011-08-04

Window of Opportunity

Sevgili blogger,

Bilindiği üzere ben yakışıklı falan değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Zaten çok yakışıklı olmayan ben, bunun üstüne gençliğimde bir de aşırı zayıftım ve çirkinliğime çirkinlik katıyordu bu durum. Sonra bari kilo alayım, olabileceğim optimum yakışıklılığa geleyim diye kilo almaya çalıştım, sonra başarılı olup kilo aldım, ama bu seferde fazla kilolu olduğum için çirkinliğime çirkinlik kattım. O "optimum" kiloyu ne ara kaçırdım, onu ben de bilmiyorum.

Aşağıda durumumu görsel olarak daha iyi anlayabilmen için bir de grafik koyuyorum sevgili blogger. Excel'de çizdim. Çok güzel excel biliyorum. Ters parabolik fonksiyon yazdım da çizdim. (Matematik derslerinde "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diyen kişilere örnek olsun mesela. Bakın işte, geyik grafik çizmek için kullanabiliyorsunuz.)



Grafik, benimle aynı boyda olan normal, ortalama yakışıklılıktaki bir insan ile benim yakışıklılığımı karşılaştırıyor. Grafiğe göre 60 kg civarı falan optimum kilom benim. Evet, bu kadar açıklama yeter. Hadi kal sağlıcakla sevgili blogger. Optm kib bye.

2011-04-15

Gel de inan şimdi...


Burçlara göre aşk hayatım ya iyi ya da vasat olacakmış bütün yıl boyunca. G*tümle güldüm buna. Bütün ayı hasta geçirdiğim şubat ve mart aylarında ise süper sağlıklı görünüyorum. Yaz ayları ise iş açısından katastrofik olacakmış. Bekleyip göreceğiz.

2011-03-31

Mutluluğu Paylaşmak

Sevgili blogger, nasılsın? Uzun süredir haberleşemiyorduk, ama merak etme, zaten pek önemli bir şey olmadı benim hayatımda. Gönül isterdi ki sana burdan yaşadığım maceraları, yaptığım gezileri, cüceler ülkesinde gördüğüm küçük insanları, devler ülkesinde gördüğüm büyük insanlar, atlar ülkesinde gördüğüm konuşan atları vs anlatayım ama sanırım bunun için Güliver’in Masalları adlı kitabı okuman senin için daha iyi olur. Fakat ben paylaşılabilir mutluluk gibi daha sıkıcı bir konuda yazı yazacağım.

Sevgili blogger, şüphesiz sen de Erol Taş’ın oynadığı o meşhur Susuz Yaz filmini biliyorsundur. (“Ben entelim, filmleri oyuncularıyla değil yönetmenleriyle hatırlıyorum azizim” diyorsan Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı diyorum sana). Filmde kısaca su kaynağının başında oturan toprak ağasının suyun önüne baraj çekip suyu diğer çiftçilerle paylaşmaması yahut paylaşma karşılığında fakir halktan maddi karşılıklar istemesi, diğer mazlum çiftçilerin çok mağdur olmaları ve zalim toprak ağasının filmin sonunda halka yaptığı bu kötülüğün cezasını çekmesi anlatılmakta. Şüphesiz bu filmi izleyen hiç kimse kendini zalim toprak ağası Erol Taş’ın yerine koymamıştır filmi izlerken. Herkes mazlum halk gözünden izlemiştir. Zaten film de o perspektiften çekilmiş.

Fakat neden sevgili blogger hafız? Neden? Suyun başında oturan bu adamın yaptığı hakkaten de kötü birşey mi? Sevgili blogger kanka, şüphesiz o su kaynağının başında sen otursaydın o suyu diğer çiftçilerle paylaşırdın, buna hiç şüphem yok. Ama sen paylaşsan senden sonraki bloggerlardan biri (ki o bloggerlar ki burayı okumuyorlar, hep diğer blogları takip ediyorlar, o yüzden zaten sevmem onları) baraj kurup suyu kendinden sonrakilerle paylaşmak için karşılık isteyecekti. Çünkü sevgili blogger, rasyonel birer dediğimiz insandan beklenilen kendi mutluluğunu en yüksek seviyeye getirmek istemesi ve bunu yaparken de elinden gelen herşeyi denemesidir. En azından 8 yıldır (hayatımın neredeyse üçte biri) okuduğum ekonomi bilimi bunu iddia etmekte. Ekonominin iddia ettiği diğer birşey ise mutluluğun bir kişiden diğer bir kişiye para (ya da başka bir meta, servis) aracılığıyla aktarılabildiği.

Bu su paylaşımı konusuna daha ekonomik bir perspektiften olarak bakarsak, karşımıza şöyle bir şey çıkıyor. En yukardaki, kaynağa en yakın oturan çiftçi, su kaynağından da yararlanacak ilk kişi. Diyelim ki bu çiftçinin tarlalarını sulamak için o su kaynağının toplam kapasitesinin yarısına ihtiyacı var. O zaman bu çiftçinin yapacağı mantıklı şey, o su kaynağının kapasitesinin yarısını kullanmasıdır. Aşağıda kalan 20 çiftçi de kalan yarısını mı kullanacak peki? Hayır, ikinci çiftçi de kendi payını aldıktan sonra üçüncü dördüncü derken büyük ihtimalle beşinci çiftçiye hiç birşey kalmayacak. Eğer yasama ya da uzlaşma yoluyla “herkes eşit kullanacak” gibi bir kural koymazsanız yaşanacak olan budur. Böyle bir konuda uzlaşma da sağlayamayacağınız için (ilk sıradaki adam neden uzlaşsın ki?), devlet zoruyla falan yapmanız lazım bunu. Ekonomik olarak rasyonel bir insan bir karşılık almadan  kontrolü altında tuttuğu suyu başkalarıyla paylaşmak istemeyecektir.

Fakat sevgili blogger, lütfen “ulan pis ekonomistler, ne pis insanlarsınız ya, işiniz gücünün para, imanınız kâr olmuş sizin” gibi ithamlarla yargılama hemen bizi. Neden? Çünkü belki inanmayacaksın ama aslında biz o kadar da kötü insanlar değiliz. Hatta buna belki de hiç inanmayacaksın ama, biz mutluluğun paylaşıldıkça artacağına inanan insanlarız. Yani şunu demek istiyorum. Herkesin eşit su alması durumunda oluşacak toplam mutluluk, sadece tek kişinin kullanması ile oluşan toplam mutluluktan daha yüksek olacak. Ama bunu uygulamak biraz sorunlu. Ya devlet gelip silah zoruyla yapacak bu işi, ya da başka türlü yapacaksınız. Silah sevmeyen biri olduğum için, başka türlü yapılmasını tercih ederim açıkçası.

Peki nasıl mı sevgili blogger? Şöyle: Diyelim ki kaynakta 100 litre su var. İki tane de çiftçi olsun. Diyelim ki kaynağa yakın çiftçi tarlasını 50 litre suyla sularsa 150 lira kâr ediyor. 75 litre suyla sularsa da 200 lira kar ediyor. 100 litre suyla sularsa da 160 lira kar ediyor. Çünkü tarla bu, bir kapasitesi var sonuçta. Fazla su verirsen ürüne zarar verirsin. Peki bu adamın yapacağı mantıklı şey ne o zaman. Tarlasını 75 litre suyla sulaması, değil mi? Evet. Fakat bu çiftçi bu kararı alırken ikinci sıradaki çiftçiyi düşünmüyor haliyle. Ne oluyor peki, ikinci sıradaki çiftçi sadece 25 litre su alabiliyor ve 25 litre su karşılığında ise ancak 75 lira kar elde edebiliyor. Halbuki 50 litre su alsa o da 150 lira kar elde edecekti. Şu anki durumda çiftçiler suları 75+25 şeklinde bölüşüp 200+75=275 lira toplam kâr elde ediyorlar. Değil mi? Evet.

Peki sevgili blogger, sence ikinci çiftçi buna razı olur mu, olmaz. Gelir önce birinci çiftçiye çatar, “suyu sal ulan şerefsiz” der. Kavga falan çıkarır. Ama yukardaki çiftçi daha çok para kazandığı için daha semirmiş böyle, iyi yemek yiyor. Aşağıdaki de benim gibi çelimsiz kalmış. (Gerçi ben de iyi kilo aldım son bir kaç yılda ama benim lisedeki halimi hayal et o zaman, ettin mi? Hah işte öyle kalmış ikinci çiftçi de.) E bu kavgayı semirmiş olan birinci çiftçi kazanır öyleyse. Daha sonra sütten ağzı yanan ikinci çiftçi gelir birinci çiftçiye der ki, ağam, ağam, sen 25 litre daha su sal, ben sana 50 lira vereyim. O zaman senin kârın yine toplamda 200 lira olur. Ne dersin bu işe? Birinci çiftçi de mal değil ya o kadar, evet desin mesela. Ne oldu şimdi. Suyu 50+50 paylaştılar. Kârları 150+150= 300 oldu. Fakat ikinci çiftçi birinci çiftçiye 50 lira veriyor bir de sonunda. Kârlar 200+100=300 oldu o zaman. Şimdi bakarsan 300 lira kâr, ilk durumdaki 275 liradan daha yüksek. Birinci çiftçi aynı parayı kazanıyor, ikinci çiftçi de eskiden 75 kazanırken şimdi 100 kazanıyor. İşte buna da ticaret sonucu herkesin kazançlı çıkması diyoruz. Susuz yaz filminde Erol Taş’ın yapmak istediği de bu. Fakat o dönemlerde biz daha yeterince liberal piyasalarla tanışmadığımız için devlet olarak, bu öncü girişimi de anlamıyoruz haliyle. 

Aslında sevgili blogger, düşünürsen biraz, hayatımızın bir çok yerinde buna benzer şeyler yapıyoruz yani. Sadece parayla yaptığımız ticari anlaşmalardan bahsetmiyorum. Arkadaşımıza kahve ısmarlıyoruz mesela, o da bizimle arkadaş oluyor dertlerimizi dinliyor. Sonra başka bir gün o bize kahve ısmarlıyor,  biz onun dertlerini dinliyoruz. Bu karşılıklılığı iyi oturtursak süper arkadaş oluyoruz sonra. Sevgi saygı falan. Herkes böyle arkadaş olsa keşke. Bence çok istersek olabilir. Dünyada savaşlar olmasın.Silahları kıralım. Barış, özgürlük, kardeşlik... öhömm. Ne diyorduk? Konu dağıldı.

Karşılıklılık sevgili blogger. Birşeyler karşılığında mutluluğumuzun bir kısmını başka bir insana aktarıyoruz. Ama bizden eksilen x birim mutluluk diğer insana 3x birim mutluluk olarak geri dönüyor. O adam da bize kazandığı 3x den birini veriyor, alan memnun satan memnun oluyor sonra. Değil mi? Evet.

Sonuç olarak sevgili blogger, Erol Taş bence o kadar da kötü bir insan değil. Mal mıyız olm? Adam rol yapıyor orda zaten. Gerçek değil bunlar. Neden Erol Taş’tan nefret ediyorsunuz ki? Off, kime anlatıyorum ki.

Tamam kapat kapat, bitti yazı.

Sinirlendim sevgili blogger.


2011-01-01

O son mandalinayı yemeyecektim...

Selamlar olsun sana türkü dostu, gönül insanı blogger kanka.

Henüz farketmemiş olabilirsin diye söylüyorum, artık 2011 yılındayız. Biliyorum, bir süre daha defterinin üst köşesine tarih yazarken yanlışlıkla 2010 yazmaya devam edeceksin. Ama merak etme, senin böyle bir mallık yapman bizi neyse ki bir yıl geriye götürmeyecek. Neden? Çünkü zaman denilen zımbırtı sadece tek yönde ve kesintisiz ilerleyen bir şey. Geriye de gidemiyorsun, hooop 10 yıl sonraya da atlayamıyorsun. Ve zaman olayının bu sıkıntı verici özelliğinden ötürü hepimiz mutsuzluk çekiyoruz. Haydi gelin itiraf edelim, hangimiz on yıl geriye dönüp yaptığı bir hatayı düzeltmek istemedi ki. Ya da hangimiz 3 hafta ileriye gidip sayısal loto rakamlarını öğrenip sonra geri dönmek istemedi ki. Hepimiz isteriz bunları.

Sevgili blogger, farkında olduğun gibi aslında insanoğlu için geçmiş ve gelecek her zaman şimdi ki zamandan daha heyecan verici. Hayatımızı ya geçmişte yaşadıklarımıza göre ya da gelecekte yaşamak istediklerimize göre planlıyoruz. Bu sırada anı kaçırıyoruz sevgili blogger. Halbuse anı yaşamak en önemlisi. Bunu ben demiyorum. Uzmanlar söylüyor. Rönesans uzmanları. Carpe Diem diye bir felsefe çıkarmışlar yeni. Okudum biraz, çok enteresan bir felsefe. İnsanoğlunun yaşama bakışına yeni bir açılım katacağa benziyor. Önümüzdeki 10 yılda hakkında bolca şey okuyacağız gibi.


Neyse işte sevgili blogger. Ben de yılbaşını evimde mandalin+TRT1+internet sörfü eşliğinde geçirirken birden linklerden birinde bu yeni felsefeyi okudum. Anı yaşa diyordu. Önce garip karşıladım tabi. "Tabi ki anı yaşayacağız g*ttoş, başka çaremiz mi var sanki?" diye içimden küfrettim fakat yine de yazıyı okumaya devam ettim. Yazıyı okudukça Carpe Diem kavramını tamamen g*tümden anladığımı farkettim ve içimden "özür dilerim kanka, bir yanlış anlaşılma olmuş, kusura bakma" şeklinde özür diledim. Neyse işte, yazıyı okudukça anladım ki ben aslında geçmişte yaşıyordum sevgili blogger. Ohooo, avustralyada falan çoktan 2011'e girmişlerdi bile, ben hala 2010'daydım. İşte o anda kendime hemen bir çeki düzen vermeye karar verdim.

Fakat sonra üşendim, dedim, şimdi yatayım, sabah erken kalkar çeki düzeni öyle veririm.

Sonra sabah uyandım. Baktım daha güneş doğmamış. Aha dedim. İşte fırsat. Yeni yıl, yeni fırsatlar. Bu saatte daha dışarda kimse yoktur. Yeni yılda sokaklarda dolaşan ilk insan olayım, hayatımı yaşayım, maceraperest olayım, ruhumu yeniliklere açayım diye düşündüm. Hemen elbiselerimi giydim. Evden çıktım. O beybi, sokaklarda yalnız yürüyecektim.

Fakat sokak kapısını bir açtım, ne göreyim. Hemen, tam da o anda, önümden biri geçti. Ulan hani sokaktaki ilk insan ben olacaktım.

Heyhat. Kader bana oyununu oynamıştı.

Neyse işte. Yazı bu. Fakat bu Carpe Diem meselesini unutma hafız blogger. Diyorum sana bak, önümüzdeki 10 yıl içinde çok trendy olacak. Aleksi bey demişti dersin sonra.

Optm kib bye.

2010-12-07

Yürüyen Adam




Çok süper olmadığının farkındayım, evet.

Avantaj

Sevgili Blogger hafız,

Şüphesiz yurt dışında, küçük ama güzel bir evde tek başına yaşamanın avantajları saymakla bitmez. (Mesela youtube'e engelsiz bağlanmak, evde boxer ile gönlünce dolaşmak vesaire bunlardan bazıları.)

Ama benim için yurt dışında tek başıma yaşamamın en iyi tarafı kendi kendime rahatça konuşabiliyor olmam. Evde kimse olmadığı için çok rahat konuşuyorum kendimle. Kimse de yargılamıyor beni. Sokakta da nasılsa kimse anlamıyor dediklerimi. Mırıldana mırıldana yürüyorum. Vay şizofrene bak diyen olmuyor hiç.

Zaten evropalı insan geniş oluyor. Cıblak bile gezseniz size bişi demez. Galiba yani. Havalar ısınsın, deneyeceğim bunu.

Öyle işte, aklıma geldi, sana da söyleyeyim diye düşündüm. Sesli düşündüm. Onay verdim kendi kendime.

Tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti'nde seviyorum seni blogger kanka. Öptm. Bye.

2010-12-01

Ukte

Merhaba sevgili blogger. Bugün senlen çok önemli bir sırrımı paylaşacağım. 
Sevgili blogger hafız, ben neden fotoğrafçı oldum biliyor musun? Bilmiyorsun tabi Anlatayım. 
Ben aslında resim çizmek istiyordum. Fakat resim çizmeye yeteneğim yoktu. O yüzden daha kolay yol olan fotoğraf çekmeye karar verdim. Böylece gördüğüm şeylerin resimlerini makine birebir hemencecik çiziverecekti. Oh ne güzel memleketti. "Armut piş ağzıma düş"tü. 

Bazen düşünüyorum mesela sevgili blogger. 
Ressam olsaydım ne olurdu diye. 
Örneğin aşağıdaki fotoğrafın resmini yapsam nasıl olur diye oturdum, resmini yaptım. 

Evet sevgili blogger, ne yapayım. Ben de sadece çöp adam çizebilen biriyim işte. 

Başka bir örnek:


Aslında pek fena olmadı sanki bu sefer. Gölge falan çizmek daha kolay sanki. Değil mi?

Gölge olmasa peki nasıl olacak? 


Bunu sevdim ben. Benziyor bence. 

Daha sade şeyler çizersem de şöyle oluyor: 


Bu sadelik işini pek kıvıramadım sanırım. Sade resimde çizecek bir şey bulamıyorsun ki.
 Olmayan şeyi nasıl çizeyim allasen. 

Neyse işte sevgili blogger. Benden ressam olur bence. 
 Bu yıl günü gününe çalışırsam olmayacak iş değil. 
Başaramazsam bile denemiş olurum, içimde ukte olarak kalmaz. 
Değil mi?

Karakalem çalışırken öpüyorum seni sevgili blogger. Hoşçakalasın.

EDIT: Evet sevgili blogger kanka, fotoğrafları da ben çektim. Ama senin şu anda çizimlere odaklanman lazım. çizimlere odaklaaan, çizimlere odaklaaan.....

Melaba, Ben Aleksi

  • neredeyse 27 yaşındayım. bekarım.
  • hobilerim arasında kitap okumak ve yürüyüş yapmak var.
  • dünya barışına inanıyorum. yeterince inanırsak olur bence. yeterince inanıyorum. çok da fazla inanmıyorum ama. yeteri neyse o kadar inanıyorum.
  • bence insanlar inançları için hor görülmemeli. benim gözümde mini etek giyenle türban takan aynı. ama ikisini aynı anda yapan biri çıkarsa hiç çekinmem ayıplarım.
  • milli takımı tutuyorum. ayrıca laikliğe inanıyorum. yeterince inanırsak olur bence.
  • din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğine inanıyorum. laiklikten ayrı olarak inanıyorum buna. yeterince inanırsak ayrılabilir gibime geliyor.
  • gazeteleri köşe yazıları için okuyorum.
  • günde en az bir çorba kaşığı elma sirkesi içiyorum.
  • en güvendiğim insan seda sayan.
  • boyum 1.69 ama önemli olanın boy değil işlev olduğuna inanıyorum.
  • laikliği çok seviyorum. kendini 3 kelimeyle tanımla deseler ilk olarak laikçiyim derim.
  • de'leri ki'leri ve mi'leri bitişik yazmayı çok seviyorum. bence insan mi'leri bitişik yazdığı için küçük görülmemeli.
  • bence önce kendi dilimize sahip çıkmalıyız ondan sonrada başka dillerede sahip çıkabiliriz. ingilizceye sahip çıkmadan önce kendi dilimiz için herşeyi yapmalı önümüzden gideni ardımıza koymamalıyız.
  • eğitimin şart olduğuna inanıyorum. herkesi yeterince eğtirsek hepimiz laikçi olabiliriz. ülkemizi cahil insanlardan arındırırsak çok güzel bir yer olacak bu üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz. eğer beğenmeyenler varsa ya sevsinler ya terketsinler. ülkemiz çok güzel bence. herkes beğenmeli yani. bunu profilinde paylaşmayanlar beni silsinler lütfen. tüm listeni davet et. yüzde 100 çalışıyor.
  • fazla kilolarımdan şikayetçi değilim. vücudumla barışık yaşıyorum.birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi şişman ve zayıf diye ayıranlar aramıza nifak tohumları ekmeye çalışanlardır. bunlar hep amerikan ve israilin gizli oyunlarıdır. oyuna gelmeyelim arkadaşlar. bunu profilimizde paylaşalım.
  • çok çevreciyim. geridönüşümlü olmayan hiçbirşeyi satın almıyorum. 2 sene önce 15 kilo kutu kola tenekesinigeri dönüşüme verdim. geçen sene 13 kiloydu önce. bir önceki senenin geridönüşüm miktarının altında kalmamak için aralık ayında toplam 150 tane kutu kola içtim. toplamda 16 kg geri dönüşüm yaptım. bu sene şimdiden 18 kg geri dönüşüm yaptım bile. daha çok geri dönüştürmek için her gün 2 tane kutu kola içiyorum.
  • kulağa hoş gelen her türlü müziği dinlerim.

2010-11-27

Ben Şair Aleksi Bey, Nasılım?


Saçma bir fotoğraf koyup altına şiir yazmak istiyorum ben de. 
Şiir yazamıyorum ama. 
Daha da kötüsünü söyleyeyim mi?
Ben şiir okuyamıyorum da. 
Ama zaten günümüzde bize şiir diye yutturulan şeylerin bir çoğu 
aslında düz yazının bol enter tuşu marifetiyle süslendirilmesi değil mi?
Hatta yazınca bir de şuraya devrik bir cümle
Hepimiz kanında yok mu şairlik ne de olsa 
Şimdi bir de fransızca ya da ingilizce alıntı yapsam şurada
Derken şaşırtsam aslında sizi 
Alın size Rilke ve Almanca

ich lebe mein leben in wachsenden ringen
die sich über die dinge ziehen
den letzten werd' ich vielleicht nicht vollbringen
aber versuchen will ich ihn


Not: Bu yazı yazılırken hiç bir şair zarar görmemiştir.
Not2: Keşke şiirini koymadan önce Rilke'nin ne demiş olduğunu da anlasaydım. Almanca mı öğrensem?

2010-11-11

Kazanmak

Sevgili blogger, herkes kazananları sever. Böyle bir gerçeği şlakkk!!! diye yüzüne vurduğum için üzgünüm ama hakikat bu.  Ne yapabiliriz ki? Hakkaten soruyorum lan, retorik değil yani. Ne yapabiliriz? Ne yapıyoruz sevgili blogger? Anlatayım.

İlk aşamada bir kazanan olmadığımızı reddederek birşeyler yapmaya çalışırız. Biz de şüphesiz kazanıyoruzdur  hayatta. Bizi sevmeyenler bizi kıskananlardır. Gayet iyi durudamdayızdır. Sadece şansımız yaver gitmemiştir, o kadar. Bizi sevenler de vardır mutlaka.

İkinci aşamada bizi sırf birşeyler kazanamıyoruz diye sevmeyenlere sinirleniriz. Onlar asıl gerizekalılardır. Sanki çok büyük iş başarmışlar. Peh. Sadece şansları yaver gitmiştir o orospu çocuklarının. Off çok sinirliyim. Neden bizim şansımız yaver gitmedi ki. Allah kahretsin, allah kahretsin.

Üçüncü aşamada pazarlığa başlarız. Keşke o gün sınavda susamasaydım da çişim gelmeseydi. Bundan sonra hiç bir sınavdan önce su içmeyeceğizdir artık. Yeminler ederiz.

Dördüncü aşamada hiçbir eli yüzü düzgün iş başaramadığımızdan dolayı çok üzülerek geçiririz vaktimizi. O kadar da yemin etmişizdir, su içmemişizdir. Ama yine de kazanamamışızdır.

Son aşamada artık bir loser olduğumuzu kabul ederiz. Ondan sonra hayat çok daha kolay olur. Kimsenin sizi sevmemesi gayet normal birşeydir. Napalım. Dünya sikime minare götüme yaşarsınız artık.

İşte böyle sevgili blogger. Ben lisedeyken bir loser olduğumu kabul ettim ve o günden beridir bir işim rast gitmediğinde çok da şaşırmıyorum. Sonuçta bir kaybeden olarak neden bir işin rast gitsin ki. Düşüncesi bile saçma. Ama işte bazen biri çıkıp size "aslında o kadar da kötü değilmişsin yahu" diyince mesela çok mutlu oluyorsunuz. Birinin içinde sizi sevebileceğine dair küçük birşeyler varolduğunu bilmek çok büyük mutluluk kaynağıdır sizin için artık.

Ne zaman ki bir loser olduğunuzu kabul edersiniz, işte o zaman blogunuzu günde 2 kişinin okumuş olması sizi çok mutlu eder. Valla lan. Kendimden biliyorumm. Hem Elisabeth Kübler-Ross da aynı benim gibi düşünüyor. Hadi ben loser'ım, bana inanmıyorsunuz, Elisabeth de mi yalan söylüyor?

Haydi blogger
Optm kib bye.

2010-11-06

Kedi Kafası 2

Bir kaç gündür çektiğim baş ağrısı nedeniyle kafam çatlamıyorsa bunun nedeni hakkaten taş kafalı falan olmam sanırım. İnsan da başı ağrıyınca bir köşeye sığınıp birinin onu okşamasını falan bekliyor. Tıpkı bir kedi gibi lan. Bence her insanda biraz kedi kafası var. Belki de evrimdeki bir sonraki durağımız kediye dönüşmek. Neden olmasın sevgili blogger ha, neden olmasın...
Fırsattan istifade bir kedi fotoğrafı daha koyayım. Kedi fotoğrafları kedi sever genç ve güzel kızları bloga çeker belki. Evet.

Asfaltta uzanırken seviyorum seni blogger. Optm kib bye.

2010-10-26

Kaşarlı Domates Soslu Fırında Tavuk

Kınıyorum sevgili blogger. Kınıyorum. Seni, seni, seni... Hepinizi kınıyorum. En son kişisel meselelerimi bile anlatmama rağmen bu blogun hala okuyucusu yok, hala okuyucusu az. Başkası "şuna aşık oldum, buna aşık oldum" diye yazsa yüzlerce kişi okuyor halbuse.

Ama elimdeki kozlar henüz bitmiş değil. Pes etmedim. Her ne kadar musakka ve kapuskayı sık sık karıştıracak kadar yemekten anlamasam da, burada yemek tarifleri verip çok hit alan bir yemek blogu sahibi olabilirim. Yeterince inanırsak olur bence.

Neyse. İlk yemek tarifimi veriyorum. Capsli.

Fırında Kaşarlı ve Domates Soslu Tavuk (ve yanında çoban salata)


Şimdi sevgili blogger hafız, bu yemekte sana lazım olan şeyleri sayıyorum.

Malzemeler (1 kişilik)
1 Adet tavuk budu
2 Adet domates
1 Adet salatalık
7-8 yaprak kıvırcık salata (marul olmaz sevgili blogger, illa kıvırcık salata olması lazım, yoksa tadı güzel olmaz)
1 Avuç rendelenmiş kaşar peynir (Benim avucum kadar sevgili hafız. Senin avucun daha küçükse o senin sorunun)
Ketçap (Yeniliklere açık olmak lazım)
Domates Sosu (salça da olur sevgili hafız)
1 Çimdik Karabiber (Böyle bir ölçü var, evet)
1,5 Çimdik Tuz
2 Çimdik Kekik
2 Çimdik Pul Biber
3 Bardak kadar su
Göz kararı zeytin yağı
Yarım limon.
Bol miktarda sevgi.

Önce sevgili hafız, suyu bir tencereye dolduruyorsun. İçine tavuğu atıyorsun. Ocağa koyuyorsun sonra. Bir süre bekledikten sonra ocağı yakmayı akıl ediyorsun. Buradaki süreyi göt kararı belirlemen lazım. İlk başlarda bekleme süresini iyi ayarlayamayabilirsin. Zamanla oturur o ama. Merak etme. İçinde tavuk olan tenceredeki su kaynamaya başlayınca içine tuz atsan ne kadar süper olacağı aklına geliyor. Bir çimdik tuzu oracıkta tencereye atıveriyorsun. Sonra aslında tavuk haşlanırken kekik ve biber tadını da alsa ne güzel olur diye akıl edip içine bir çimdik kekik ve bir çimdik pul biber atıyorsun. Ondan sonra tencereyi kaynamaya tavuğu pişmeye bırakıyorsun. Arada 5 dakka falan maillerine ya da feysbuka bakabilirsin.

Baktın mı? Mail gelmemiş değil mi? Gelmez tabi.

Neyse işte, mutfağa geri dönüp bir domatesin kabuklarını soymaya başlıyorsun. Ondan sonra o domatesi küp küp doğramaya çalışıyorsun. Ama küp küp olmuyor. Merak etme, allah domatesin gerçekten küp küp doğranmasını isteseydi yuvarlak yaratmazdı. Gördüğün gibi herşeyin mantıklı bir açıklaması var. Neyse işte, küpe benzer şekilde doğradığın domatesleri bir tabağa koyuyorsun. İçine biraz ketçap, biraz domates sosu, bir çimdik karabiber ve kalan bir çimdik kekik ve bir çimdik pul biberi koyuyorsun. Tam bu sırada içine biraz da yağ koysan ne güzel olur diye düşünüyorsun. Koy anasını satiim, yağ da koy. Hah. Koydun mu? Şimdi onları bir güzel karıştırıyorsun. Bu sırada tavuğa bak bakalım? Pişmiş gibi olması lazım. Tam pişmese de olur. Biraz pişsin yeter. Benim tavsiyem yüzde 90 pişmiş olması en az. Ama sen kafana göre yüzde 89 veya yüzde 91 pişirebilirsin. Bu noktada inisiyatifi tamamen sana bırakıyorum. (Fakat sevgili blogger, sakın yüzde 88 pişireyim deme. Olmaz yani. Tavuğun doğasına ters).

Yüzde 90 pişmiş tavuğu alıp hazırladığın domatesli, salçalı, ketçaplı ve baharatlı karışıma atıyorsun. Tam biraz karıştırmaya başlıyorsun ki o sırada telefon çalmalı. Bir arkadaşına önceden tembihlersen iyi bir zamanlama ile o telefon çalabilir gayet. Neyse işte, arayan ablan. Onunla 5 dakika konuşup "yaa, ocakta yemeğim var bacım, bana müsade" deyip kapatıyorsun telefonu. Zaten çok konuşmak iyi değil telefonda.

Mutfağa geri dönüp kaldığın yerden karıştırma işine devam ediyorsun. Sonra hazırladığın bulamacı önceden fırın kağıdı serilmiş bir tepsiye koyuyorsun. Fırın kağıdı önemli sevgili kanka, yoksa o tepsiyi sittin (altmış demek bu) dakikada temizleyemezsin. Neyse işte, içinde fırın kağıdı serilmiş tepside bulunan kırmızı bulamaçlı haşlanmış tavuğu fırına vermen lazım şimdi. Ama o da ne? O fırını önceden 200 dereceye ısıtman gerekiyorken ısıtmamışsın. Bu noktayı atlamaman lazım sevgili blogger. O tavuğu hemen fırına atarsan güzel olmaz. Dikkat edersen telefonun çalması, fırını ısıtmayı unutmak falan hep tavuğun bulamaç içinde daha fazla kalmasına ve daha güzel marine olmasına yarıyor.

Tepsiyi tekrar tezgaha koyuyorsun sonra. O sırada fırını yakıp ısınmaya bırakıyorsun. Bu sırada odaya geri dönüp tekrar mail ve feysbuk kontrol edebilirsin. Ya da keyfine göre sadece twitter a bakabilirsin. Takribi 7 buçuk dakikada fırın gerekli ısıya gelecektir. Fakat hemen gitme mutfağa. O sırada feysbukta falan biraz daha vakit geçir. O fırın yansın orda kendin kendine. Boşver. Ama sonra aç olduğunu hatırlaman lazım. O yemeğin pişmesi lazım hafız. Mutfağa geri dönüp tepsiyi fırında koyabilirsin şimdi. Fırının sayacını 15 dakikaya ayarla lütfen.

Yüzde 90 pişmiş tavuğun kalan yüzde 10'u da pişmekteyken sen de o sırada kalan domates, salatalık ve kıvırcıktan çoban salatası yapmalısın. Fakat dikkat sevgili blogger. Sebzeleri doğramadan önce yıkamayı unutma. Geçen seferki gibi olmasın yine. Sebzeleri fotoğrafta gördüğün gibi jülyen vari doğradıktan sonra tabağa diziyorsun. Üstüne yarım limondan eser miktarda sıkıp, hafif zeytinyağı gezdirip, kalan yarım çimdik tuzu atıyorsun. Bu sırada tavuğa bakıyorsun. Daha beş dakikası var. Tepsiyi çıkarıp tavuğun üstüne bir avuç rendelenmiş kaşar peyniri serpiyorsun sonra. Tepsiyi tekrar fırına koyuyorsun. Kalan 5 dakikada tekrar gidip maillerine bakabilirsin. Nasılsa süre bitince fırın seni uyaracak. Korkma.

Fırının "süreniz dolmuştur" gongu çalınca gidip tavuğa bakıyorsun. Ama o da ne? Kaşar daha erimemiş tam olarak. Hemen fırını 5 dakika daha kurup tekrar başlatıyorsun. Bu sırada tekrar feysbuka bakabilirsin. Fırının gongu ikinci kez vurduğunda artık tavuk yemeye hazırdır. Tavuğu alıp önceden salatayı koyduğun tabağa koyuyorsun.

En son "ne güzel yaptım lan bu yemeği, elime sağlık, bize bu nimetleri veren yüce rabbimin adıyla, dinimiz, amin" diyorsun. Ve sevgini de katmış oluyorsun yemeğe.

Yemeden önce yemeğin fotoğrafını çekersen iyi olur. Görmüş oluruz.

Afiyet olsun sevgili blogger.

Eline sağlık.

2010-10-15

Sisyphos ve bitmek bilmeyen çilesi: Temizlik

Hello world. Nasılsınız? Beni soracak olursnız iyiyim. Fena değilim yani. Aklımı kurcalayan şeyler var. O şeyler kurcalamasa daha iyi olacağım ama heyhat, kurcalıyor işte. Nedir bu şeyler peki sevgili blogger? Mesela temizlik yapmak sevgili blogger. Bir insan gerçekten temizlik yapmalı mı? Ya da temizlik neden yapılır? Bunları anlamaya çalışıyorum kaç gündür.

Temizlik yapmakla ilgili bir sorun yaşamıyorum sevgili blogger. Bence temizlik yapmak kadınların abarttığı kadar zor bişi değil. Yani şu anda frenk ilinde yaşamakta olduğum eski ev bile bir saatte süper temizlenebiliyor. Ama şimdi kadınlara "abartıyorsunuz, temizlik çok kolay iş, siz beceriksizsiniz" dediğim sanılmasın lütfen. Bence kadınlar haklı. Ama yanlış şeyi abartıyorlar. Yani temizlik yapmak kolay ama bir şeyi temiz tutmak zor. Kadınların içten içe temizlikten anladıkları da bu sanırım. Mesela ben bir saatte temizlediğim evi yarım saatte tek bir yemek yapma ile tekrar kirletebiliyorum. Yani sevgili blogger, demek istediğim, buradan anlaman gereken şey, temizlik yapmak kolay evet AMA kirletmek daha kolay. (Şimdi kimse çıkıp "ama kirlenmek güzeldir" demesin, kalbini kırarım). Yani temiz bir eve ulaşmak zor birşey değil fakat denge noktası olarak evi o temizlik seviyesinde tutmak zor.

Bu konuyu daha iyi anlamak için entropi ve denge konularına değinmek istiyorum.

Öncelikle entropi denen şey, termodinamiğin ikinci yasasında bahsi geçen bir özellik. Termodinamiğin ikinci yasası diyor ki "bir sistemdeki düzensizlik ya değişmez ya da artar". Yani sevgili blogger, dağlar denizlere kavuşmak ister, sıcak hava soğumak ister, soğuk hava ısınmak ister, düzenli dolap dağılmak ister, bekar çiftler evlenmek, evli çiftler boşanmak ister. Sanırım evrenin biz insanoğluna attığı en büyük kazıklardan biri bu entropi olayıdır. Çamaşır makineniz süper çalışmakta iken durup dururken aniden bozulur mesela bu entropi nanesi yüzünden. Ya da yeni aldığınız bilgisayar çok süper çalışmakta iken iki ay sonra sanki kömürle çalışıyormuş gibi takır tukur sesler çıkarmaya, fan sesini son desibele yükseltmeye falan başlar. İşte hep entropi bunlar. (Bu arada zaman zaman entropinin de bir CIA komplosu olduğunu düşünmekteyim. Dikkat edersen sevgili blogger, entropi denen zımbırtı tam olarak amerikan kapitalizmine hizmet etmekte. Eşyalar, yiyecekler vesaire bozuluyorlar ki gidip yenilerini alalım)

Entropiden sonra anlamamız gereken ikinci şey denge. Denge önemli birşey sevgili blogger. Biz insan oğulları olarak, bir sistemin dengede olmasını çok severiz. Sırf bu yüzden oda sıcaklığını korumak için termostatlar falan yapıyoruz mal gibi. Neden? Çünkü oda sıcaklığının 26 derece olmasını isteriz. İşte o 26 derece denge şeysi. Ya da bir insana "dengesiz lan bu" dediğimizde hakaret ederiz. Neden? Çünkü dengeli insanları severiz. (Gerçi ben tüm insanları seviyorum. Özellikle de kendimi.) Ya da dengeli beslenme diyeyim en iyisi sevgili blogger. Her fırsatta gözümüze sokulan dengeli beslenme kavramı iyi bir şey olmasaydı her fırsatta gözümüze sokulmazdı, değil mi?

Konuyu daha da açacak olursak sevgili blogger, çeşit çeşit denge var. Mesela Şekil 1'de görebileceğin "Stabil Denge" var. Şimdi bu şekilde göreceğin üzere çukurun dibindeki topu hangi tarafa ittirirsen ittir yine dönüp dolaşıp en dipteki noktasına gelecektir. Nihayetinde denge noktası orasıdır o topun. Çukuru ve topu bir sistem olarak olarak düşünürsek bu toplu çukura "Stabil dengeli sistem" demek uygun olacaktır. Bence yani. Bana göre uygun bence bunu söylemek. Ama şimdi Cengo insanına sorarsan kendisi fizikçi olduğu için sana daha janjanlı bir isimle gelebilir. Fakat bu onu daha iyi bir insan yapar mı ha? Sorarım sana. (Ek: Pardon blogger, burasını Congu'ya sataştığım blog sandım bir an için. Özür dilerim.)

Diğer bir denge türü de Şekil'2 de görebileceğin "Instabil Denge". Şimdi sevgili blogger, gördüğün üzere süper parabolik bir tepenin üzerinde bulunan bir top var. Bu top eğer kimse gelip de p*çlik yapıp dokunmazsa orada dengede öyle durur. Düşmez yere. Fakat sevgili blogger, ne zaman ki biri çıkıp o topu rahatsız etsin, ondan sonra iflah olmaz o top. Bayır aşşağı yuvarlanır durur. O topu o tepeye tekrar geri getirmek için uğraşır durursun. Ne yazık ki sevgili blogger, hayatımızdaki bir çok denge aynı bu tepede duran top gibidir. O topu oraya çıkarmak zordur ama ordan düşürmek gayet kolaydır. O yüzden dengesiz insanları seviniz sevgili türkü dostları. Bilin ki onlar denge noktası tepede tutunamayanlardır. (Burada çaktırmadan beni sevmenizi söylüyorum, hani anlamayanlar olur aranızda, işimi garantiye alayım ben)


Üçüncü denge türü benim "Normal denge" dediğim ama hiç sevmediğim bir denge türü. Şekil 3'de göründüğü üzere bu dengede top düz zeminde duruyor. Topu ittirsen 5 metre sonra gider durur. (Hayır blogger, sürtünmesiz ortam sadece ÖSS'de olan birşey). Başka bir dengeye varır. Buradaki topu ben hedefsiz insanlara benzetiyorum. "Dünya s*kime minare g*tüme" şeklinde yaşayan bu insanları bir yerden kovduğunuzda bunu gayet gururlarına yedirirler ve gider başka bir noktada durmaya başlarlar. Hedefsiz bunlar sevgili blogger. Şeytan diyor ki sert burun gir topa, uçsun gitsin 100 metre öteye... ama sokak oyunları raconu der ki: "atan alır". Yani topu uzağa atarsam gidip geri getirmek zorunda kalırım. Bunu hiç istemiyorum sevgili blogger. O yüzden bu bahsi lütfen burada kapatalım. İşte normal insanları sevmeme nedenim de bu sevgili blogger hafız. Normal olan hiç birşeyi sevmemeliyiz bence. Hepimiz böyle bu top gibi normal olursak bu toplumu kim ileri götürecek laaaayn. Sinirlendirmeyin beni.


Bütün bu entropi ve denge açıklamalarını neden yaptım peki? Heheh, unuttum sandın değil mi? Unutmadım sevgili blogger kankaaa. En baştaki konumuza geri dönecek olursak; temizlik. Evet hafız kanka, temizlik. Temizlik kavramını yukardaki bilgiler ışığında yeniden tanımlamaya kalkarsak, yani bunu açıklamaya çalışırsak, böyle bir amacımız var sonuçta değil mi, öyleyseee ....
... yazarak anlatamayacağım, en iyisi bir şekille anlatayım sevgili blogger okuyucu. Al sana Şekil 4.


Şekil 4 de gördüğünüz ve tahmin ettiğiniz üzere o top bizim temizlik ölçerimiz. Yani top ne kadar yüksekteyse o kadar temiz. Dikkat edersen sevgili blogger, gidebildiğimiz en temiz yer belli. Belli bir noktadan sonra düz duvara tırmanmak lazım (ki takdir edersin ki bunun için bol miktarda fındık, kuruüzüm falan lazım, pahalı bir uğraş yani). İşte şekilden de gördümüz üzere topu ittirerek en temiz seviyeye çıkardığımızda onu orada tutmak için sürekli bir kuvvet harcamamız lazım. O kuvveti uygulamayı bıraktığımız anda top oradan düşüveriyor. Neden düşüyor? Yerçekimi yüzünden. (Newton bulmuştu hani, hatırladın mı? [Hayır blogger, Newton yerçekimini bulmadan önce uçamıyorduk, iğrenç espriler yaparak prim kazanamazsın, biliyorsun {bilmiyorsan da öğren blogger}]). İşte entropi şeysini de topun tepeden düşmesine neden olan yerçekimine benzetebiliriz. Siz odanızı topladığınız andan itibaren sürekli odanızı belli bir hızla toplamaya devam etmek zorundasınız. Odanızı toplamaktan vazgeçtiğiniz anda odanız dağılıyor. (Burada odanızın temiz kalması için odanın dağılma hızı ile odanızı toplama hızınızın mutlak değerlerinin bir birine eşit olması lazım kankalar).
Tabi hiç birimiz bu şekilde dağınık bir oda istemediğimiz için sürekli olarak bir temizlik yapma hali içerisindeyiz. Bazılarımızın anneleri, teyzeleri bu sürekli temizleme halinden kurtulmak için misafir odalarının kapılarını kilitlemeyi ve evlerin o noktalarındaki entropi miktarlarını minimuma indirgemeyi akıl etmişlerdir. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat bu bile yeterli çözüm olamaz. Neden? Çünkü entropi ağlarını örmüş bir kere. Kimse oraya girmese bile o misafir odasının en az ayda bir kez tozunun alınması gerekir. İşte böyle böyle, kirleneceğini bile bile sürekli odamızı temizler dururuz.

Bu noktada lafımı şu özlü sözle bitirmek istiyorum:

Hepimiz modern zamanlar Sisyphos'larıyız. 


Misafir odasında seviyorum seni sevgili blogger. Kendine iyi bak.

Not: Bu arada şekilleri hep ben kendi ellerimle çizdim. Güzel olmuşlar mı?

2010-10-07

Alışmak

Sevgili blogger, geçenlerde Paris'te akşam yemeğimi yerken aklıma geldin. Dedim bu dünya ne garip bir yer. Daha bu sabah evimde az sütlü mısır gevreği yerken akşam olunca Paris'te yemek yiyordum.Ben bunları yaparken sen ise alelade bir gün daha yaşıyordun. Bir gün içinde yaşadığım bu statü farkını ise hemen özümsemiştim. Ama heyhat, kader benim için ağlarını yine örmüştü ve pariste yemekte olduğum o yemekte makarna vardı. Makarnaya diyecek sözüm yok. Pişirilmesinde ve hazırlanmasında görev almıştım sonuçta. Fena değildi. Hatta güzeldi, evet. Ama sevgili blogger, birşey çok eksikti yemekte. Şimdi burada "sen yoktun yanımda" falan dememi bekliyorsan çok beklersin. Yemekteki eksik şey tuz idi sevgili blogger. Makarnayı haşlarken içine tuz koymayı unutmuştuk. 

Bu yazıyı yazıyorum çünkü buna benzer olaylar frenk iline taşındığımdan beridir başıma sıkça gelmeye başladı. Mesela bugün yine yemeğe tuz koymayı unutmuşum. Çok güzel olabilecekken pek yavan oldu yemek. Heyhat. Kader yemek için ağlarını örmüştü yine. 

Henüz yemek yapma alışkanlığına tam sahip olmadığım için yemeğe konulması gereken çok temel malzemeleri unutabiliyorum. Misal evde ilk yemek yapmayı planladığım akşam her birşeyi aldım, eve geldim, hazırlığımı yaptım  ama yemek yapamadım. Neden? Çünkü çakmak (kibrit, çıra vs.) yoktu evde. İşte o an ateşi bulan ilk insanların aslında ne kadar da büyük bir buluş gerçekleştirdiklerini anladım. Ateşsiz yemek olmuyordu hafız blogger.Aç mı kaldım peki o akşam? Evet. Çünkü, heyhat, kader ağlarını örmüştü işte. 

Yemek yapmak dışında da henüz alışamadığım şeyler var. Misal, her bakkalda-markette vs. de "mösyö" diye çağırılmaya alışamadım bir türlü. Neden alışamadım? Çünkü bence mösyö yaşlı insanlara falan saygıdan ötürü denir. Ama yok işte bana da diyorlar. Bu durumda ya fransızlar çok nazikler ya da ben yaşlandım. Mesela sen olsan sevgili blogger, 26.75 yaşındaki bir insana "mösyö" der misin? Dersin değil mi? Yaşlandım o zaman. Mösyö diye anılacak yaşa geldim. Heyhat, kader ağlarını örmüş işte. Elden ne gelir? 

İşte alışmak garip bir proses sevgili blogger. Misal frenk iline ilk geldiğimde sanki 1 haftalık tatile gelmişim gibi saatimi yerel saate göre düzeltmedim. 4 gün falan saate bakıp bir saat eksik söylüyordum. Sonra sonra kısa zamanda yurda dönmeyeceğim dank etti de öyle değiştirdim saatimi. Ama o değiştirme anında çok garip bir hisle doluyorsun sevgili blogger. Sanki yaz saati uygulamasından kış saati uygulamasına geçiyorsun ama aslında hala yaz, ortalık günlük güneşlik. Her yere geç kalacağını düşünüyorsun saatini geri aldığın için. Çok suçlu hissediyorsun kendini o anda. Ama heyhat, kader ağlarını örmüş bir kere, o saati geri almak zorundasın. 

Alışması zor olan bir diğer nokta da yalnızlık sevgili blogger. Sokakta bakkalda merdiven boşluğunda sana mösyö diye hitap eden adamla yakınlık kurman çok kolay değil tabi. Çok resmi bir ilişki içindesin gibi hissediyorsun. Sonuçta da yalnız hissediyorsun kendini haliyle. Ama ben buna bir çözüm buldum sevgili blogger. Tuvalette köşeye ağ örmüş bir örümcek var, ne zaman tuvalete gitsem onunla dertleşiyorum. O gün olan bitenden bahsediyorum ona. O da sakin sakin dinliyor. Ağına düşen sinekleri falan yiyor sanırım. Bu noktada da kendisine müteşekkirim. Çünkü hafız blogger, evde çok sinek var hakkaten. O örümceklerden bir tane de yatak odasına almayı planlıyorum. İşte sevgili blogger kanka, az önce bu örümceğe bir isim koymayı düşündüm. Madem beraber yaşıyorduk, ona "örümcek" diyemezdim sadece. Düşünmeliydim sevgili hafız. Ben de bu işi (düşünme işini yani) en iyi yapabileceğime inandığım yer olan tuvalete gittim. Ama bir de baktım ki sevgili blogger hafız, örümcek hareket etmiyor. Uzun süre izledim, ama hiç kıpırdamadı. Evet sevgili blogger evet, örümcek de olsa, hayatını ağ örerek de geçirse, kader onun için de ağlarını örmüştü, heyhat. Daha bir isim sahibi olmadan merhum olmuştu örümcek kardeşim. 

Örümceğin ölümüne bir de yemeğe tuz koymaya bir türlü alışamadım. 

Nur içinde yatsın. RIP

2010-09-26

Bülbülü altın kafese koymuşlar...

...eşeğe de altın semer vurmuşlar.

Evet sevgili blogger, evet. Halkımızın, insanımızın, sokaktaki saf ve temiz vatandaşımızın değerli metallere karşı olan sevgisi şüphesiz çok büyük. Yukarıdaki atasözünden de anlaşılabileceği üzere, altın günümüz dünyasında olduğu kadar, atalarımızın ve cetlerimizin dünyasında da önemli bir metal ve meta idi. Şüphesiz değerli olan tek şey altın metali değil. Mesela teee bizim oralarda "baklava da versen gitmem oraya" ya da "baklava da versen yapmam o işi" şeklinde bir kullanım var. Demek ki neymiş? Baklava da değerli birşey. Burada günümüz serbest piyasa ekonomisinin (ve aslında tee A. Smith zamanındaki ekonomi şeysinin) değeri nasıl tanımladıklarını görebiliriz. Nasıl görüyoruz? Şöyle:

"Bir şey ne kadar şeyse, fiyatı o kadar çok şeydir. "

Gelecek türkçesinden günümüz türkçesine tercüme edecek olursak, diyor ki yani, "bir mal ne kadar azsa, değeri de o kadar yüksektir". ("Fiyat=değer" burada, evet). Daha da açık konuşmak gerekirse (ki bilirsin sevgili blogger, ben açık saçık konuşmayı pek sevmem, en fazla göt veya meme derim, genelde terbiyem yerindedir) bir şey sende yoksa, senin için daha değerli hale geliyor. Yok elinde onlarca o şeyden varsa değersizleşiyor senin için haliylen.

Örnek vermek gerekirse:

Mesela ben Türkiye'deyken exchange/erasmus vs. ile gelen kızlara dibimiz düşmüş şekilde bakardık. (Bakardık diyorum sevgili blogger ama tabi ki ben bakmazdım öyle. Neden? Çünkü benim budget constraint im içinde değillerdi [Şimdi buradaki esprinin anlaşılması için temel mikroekonomi bilgisine ihtiyaç var. -Sen kimsin? -Ben espri yapıldığını haber veren adam, espriyi açıklayan arkadaş bugün izinde, yerine ben bakmaya çalışıyorum]). Fakat frenk iline geldiğimde gördüm ki sevgili blogger, burada herkes erasmus öğrencisi. Haliyle dibin düşmeden bakmayı öğreniyorsun bir süre sonra. (Bu noktada araya gireyim tekrar. Sevgili blogger, yurt dışında uluslararası bir okulda okumayı, hayatının tamamını erasmus öğrencileriyle dolu bir yemekhanede ve sınıfta yaşamaya benzetebilirsin. Evet, aynen öyle. Sanki sen onların memleketinde değil de, onlar senin memleketinde okumaya gelmişler. Her taraftan aksanlı ingilizceler, fransızcalar, ispanyolcalar, çinceler... ve tabi ki fransızcalar. Sahip olduğum bu gözlem yanımıza gelip "merhaba", "hoşçakal" vs. türkçe kelimeler kullanmaya çalışan yaban insanları ile karşılaşınca daha da perçinlendi). İşte bu tam da benim dediğim şey blogger hafız. Birden, aniden o kadar çok erasmus öğrencisi oluyor ki etrafında, hemen gidip onlarla tanışmak isteyen, konuşup ingilizcesini geliştirmeye çalışan, "dil dile değmeden dil öğrenilmez" düsturunu benimsemiş piç insandan hiç eser kalmıyor. Neyse ki ben öyle bir insan değilim de yabancı memleketlerde de özümü muhafaza etmeye devam edebiliyorum. Asosyal olmanın faydalarından biri de bu. Herhangi toplumda değişmek ve uyum sağlamak zorunda kalmıyorsunuz.

Bu noktaya kadar mutabık olarak geldiysek sevgili blogger, bundan sonraki aşamaya geçelim mi? Geçelim.

Bu yukarda anlatığım "arap yağı bol bulunca götüne sürermiş" durumu (...ki bence bu laf çok ırkçı birşey ve atalarımızın cetlerimizin aslında o kadar da süper insanlar olmadıklarını gösteriyor. Baksana yahu, atam resmen ırkçı, resmen faşist) tersi yönde de geçerli. Yani sevgili blogger, her yer erasmus öğrencisi dolunca hemşehrilerin (evet, o küçümsediğin hemşehrilerin) kıymete biniyor. (Kıymete binmek deyimi de atalarımızın cetlerimizin bu değer kavramına aslında ne kadar hakim olduklarını göstermiyor mu sence de?). İşte sevgili blogger, yabancı memlekette yaşamak böyle birşey. Atalarının cetlerinin laflarını tekrar edip duruyorsun. Birden değerleniyorlar gözünde. Ah vatanım diyorsun bülbül misali, üstüne biçtikleri rol altından semer, ama sen yine aynı eşek. Eşşek bülbülü.

Baklava olsa da yeseydik.



(Not: -Bu arada bir önceki yazıda yazarın kedi fotoğrafı koyarak yaptığı espriyi kaçıranlar olmasın. - Lan hala mı sen? Sigigit. [Terlik uç, espriyi haber veren adamın kafasına çarp])

2010-09-25

kedi kafası

Merhaba sevgili blogger,
Şu sıralar yazmamı çok sabırsızca bekliyorsun biliyorum. Ama ben yazamıyorum şu anda. Onun yerine bir kedi fotoğrafı koyuyorum. Ben yokken onla idare...
Optm kib bye...